Aynı bölgeden bir “inci pastanesi” görüntüleri yansımıştı evlerimize, haber kanalları vasıtası ile.

Çirkin bir acelecilikle, sanki birazdan oralarda olacak bir patlamanın geri sayımı başlamış gibi davranıyordu ihaleci boşaltmacılar. İtirazcıların tutulup caddeye fırlatılmasına, camekanların üstüne konmuş tepsilerdeki tatlılar da eşlik ediyordu.

fitil o gün, orada ateşleniyordu fakat bunu ne bir hükumet yetkilisi görüyordu, ne de belediyelerin büyüğü de, küçüğü de..

Boşaltmaya gelmişsin. Gördünki dükkan açık. Hazır müşteri bekleyen tatlılar da var; pastanenin namını artıran..

İhalecilerin yetkili kıldığı şahıs deseydiki, dükkan sahibine yahut görevlisine:

- Lütfen kasaya geçiniz ve buraya görevli gelmiş memurlara, polislere ve misafirimiz olan herkese ikramımız ürünlerinizin, tatlılalırınızın fişlerini kesiniz. Satışa arz ettiğiniz ve emeğiniz olan bu güzel tatlıların, pastaların tutarı tarafımızdan ödenecektir. Haydi, başlayalım!..

Nasıl bir görüntü mü yansırdı o İstiklal Caddesi’nden, eyleme koşup “Mustafa Keser’in askeriyiz” yazan çocukların evlerine

İnci Pastanesi’nin son gününe tanık olmak isteyen ve o bölgede olan insanlar kuyruklara girerler, son tatlılardan tadarlarken, resimler çektirirlerdi manzarayı arkalarına alarak..

Bu tabloyu oluşturmak, dışardan düğmeye bastılar aklıyla nemalanan danışman sürüsüne soralım: Çok mu zordu

Birkaç yıldır tartışması süren bir “Emek sineması” olayı da hemen sonra girmedi mi bu şehrin insanlarının gündemine.

Bizim de geçmişinden anılar yayınladığımız “cercle dorian” binasına İstanbul’a, İstanbulluya yakışır bir veda düzenlenemez mi idi

Polisimizi oralarda şehirlisine karşı duvar olmaya zorlamanın öncesinde bir tören niçin gelmiyordu, o istimlak alanlarından daha güzel ve seyirlik binalar çıkaracakları iddiasındaki okumuş çocukların akıllarına

Para tadı mı, şehirlilerden korkmak mı

Şehir okullarında okuyarak mühendis-mimar olanlar yoksa şehirli olmuyorlar mı

Düşünün bir: Günler önceden Emek sineması ve oralara veda edileceği ilan edilmiş, muvafık ve muhaliflerden seçilen temsilcilerin konuşmaları için çiçeklerle bezenmiş kürsü yüksek bir yerde.. Ses nakli cadde boyunca ve yakın sokaklara parazitsiz salınmış.. İkram içeceklerin büfelerinde görevliler hazır beklemekte.. Resmi ya da gayri resmi kurumların titizlikle hazırlayıp dağıttıkları risaleler ellerde..

Böyle bir törenin görüntüleri yansısa idi İstanbul şehirlilerinin evlerine, kadınlar tencere-kapak peşine mi düşerdi mutfak dolaplarında

“Gezi hadiseleri” olmazdı.

Ne yapmak ve nasıl yapacağını anlatmak görevini önemsemiş bir belediyemiz olurdu.

Maskeli, molotof kokteylli insanlara sokaklarımızı ve meydanlarımızı bizzat kapatırdı bugün, bu olaylarla muhalefetini ortaya koyan herkes..

Anlattığımız gibi değil de yaşadıklarımız gibi olmasını isteyenlerin iyi anlaşılmasını, içinden benim geçtiğim bir “yaşantı” ile izah etmeye çalışmamın şimdi sırasıdır. Müsaadenizle..

Büyükşehir Belediye başkanımızın da olduğu bir masanın etrafında, başarmak arzularını seslendirmek isteyenlerin arasında ben de oturuyordum.

Söz geldi yahut biz istedik ve teklifimizi sunduk: Bu şehirde yaşayanları bu şehirli, İstanbullu olmaya teşvik edelim. Herkes sahip çıksın sokağına, caddesine, okuluna, meydanına.

Sonra ne mi oldu Birkaç hafta sonra İstanbul sokakları çirkince hazırlanmış ve gayesizlik örneği “Ben İstanbulluyum” afişleriyle donatılmıştı.

Neden, diye sormak istedim.

Birileri ne kazanmıştı ama..

Emek=hep onlara rant.

AFERİNCİ MEDYA GÖREVDE

Fethiye ilçesinde bir trafik kazası. Kırmızı ışık ihlali yapan hafif ticari bir araç, 13 yaşındaki bir çocuğun ölümüne sebep oluyor. Otomobil sürücüsü emniyetce gözaltına alınırken, çevre sakinleri olay yerinde toplanıyorlar. Tepkileri üstgeçit olmamasınadır. (Üstgeçit yapmak sorumlusu belediye, haberi gazetelere ulaştıran haber ajansının -DHA- kapsama alanı dışında kalmış olmalı.)

Bu sırada, aynen böyle başlanmış haberin devamına. Bu sırada, gözaltına alınan araç sürücüsünün oğlu geliyor oraya. Babasını sorması, artık ne demiş de sormuşsa, oraya toplanmış sakinleri sinirlendiriyor, sakinleri sakin olmaktan çıkartıyor.

“Polis ekipleri koştu, linç etmek isteyen öfkeli kalabalığın elinden güçlükle alarak, hızla uzaklaştırdı.”

Bu olay “Gezi”nin insanımıza yansımasıdır.

Kaza kurbanı çocuk: Ağaç,

Kazayı yapan otomobil: Toma,

Kazayı yapan sürücü: Gezi parkını yeni şekle sokmak isteyen, (Belediye mi, her kim ise..),

Sakinler ve sakin olmayanlar: Çevredekiler, çevreciler ve maskeliler, molotoflular

Linç edilen: (soru işareti yerine siz birşey koyun.)

Olaya müdahale edilmeseydi ve linç gerçekleşmiş olsa idi, sakinleşmeyen sakinler hangi duygularını tatmin etmiş olacaklardı

İki haftadır “Gezi” olaylarını veriliş şekliyle/biçimiyle insanlarımızın böyle tepkiler göstermesine ortam hazırlayan/zemin hazırlayan kartel medyası, 28 Şubat’taki “Aferinci” günlerine dönmüş. (Bakınız onlardan alıp yayınladığımız linç girişiminin fotoğrafı.)

PATATES BASKI RESİMLERİ

 

CHP milletvekili S.Akkiraz, Meclis Genel Kurulu’nda konuşurken ceketinin önünü açmış; tişörtüne bastırdığı “çapulcu” ve “Diren gezi” yazılarını göstermiş, kartelin tv kameralarına, kartel gazetecilerinin fotoğrafcı çocuklarına.

Ne büyük politikacılık ama...

28 Şubat günlerinde, koalisyon ortağı partisine askerlerin baskısını onayladığını anlatmak isteyen bir başka kadın milletvekili de koluna “onbaşı” rütbesi işlettiğini göstermişti kameralara, fotoğrafcı gençlere, tıpkı CHP milletvekili S.Akkiraz gibi..

Kimse bilmez, hatırlamaz şimdi ne o kadın milletvekilinin adını, ne de siyaset mezarlığında çoktan yerini alan partisini.

Darısı, günümüz 28 Şubat kopyacılarının başına..

Eşreften anılar

İNSANLARDAN fatiha falan istemiyorum, mezar taşimi çalmasinlar, benim için en büyük iyilik budur.

Diyen hiciv şairi Eşref’in, hicivleri kadar, nükteleri de ünlüdür.

Bir defasinda yakın dostları şaire:

— Yahu, mütemadiyen hiciv yazıp şunu bunu iğneliyorsun, dünyada hiç mi iyi iş ve iyi insan yoktur Ne olur bir kere de birisine methiye yaziver..

Diye yüklenmişlerdi. O sirada İran’da Şah Muzaferiddin meşrutiyeti ilân etmiş bulunuyordu. Eşref, biraz da arkadaşlarının isteklerini yerine getirmiş olmak için, bu olay dolayisiyle, şaha uzun ve oldukça güzel bir methiye yazıp yolladi. Bir taşla iki kuş vurmuş olacağını düşünüyor; arkadaşlarının gönlünü hoş ettiği kadar, şahtan yüklü bir bahşiş te geleceğini umuyordu. Ama gelgelelim, hiç te umduğuna kavuşamadı. Muzaferiddin Şah tam o sıralarda birden ölü vermişti. Bu haberi alan şair Eşref, hiddetle, kendisini methiye yazmaya zorlayan arkadaşlarına koştu:

— Beğendiniz mi yaptığınızı diye onlara çıkıştı. Ben “Methiye yazmam” dedikçe siz beni zorlayıp durdunuz, işte yazdım, ama yazdım da iyi mi oldu Bakın biçare şahı bana öldürttünüz...

Eşref, İzmir Valisi Kâmil Paşa’yı da sevmez, her firsatta onu hicvederdi. Kâmil Paşa’nın valiliği sırasında kendisi Kırkağaç kaymakamı bulunuyordu. Bir defasında vali paşanın, başka bir kazaya teftişe gitmek üzere, Kirkağaç’tan geçeceğini haber alınca; karşılayıp uğurlamak için, kasabanın istasyonuna çıktı. Trenin istasyonda durduğu sürece vali kaymakam sohbet ederlerken, Eşref, lâf olsun diye:

— Paşa hazretleri, çiğneyip geçiyorsunuz; bizim kazaya uğramıyorsunuz. ..

Yollu sitemde bulundu. Kâmil Paşa:

— Evet öyle oldu Eşref bey; İnşallah dönerken kazanıza uğramak isterim.

Cevabını verdi. Eşref, memnun olmuştu.

— Âmin, âmin efendim; diye bağladı. İnşallah dönerken kazaya uğramanızı bekleriz.

FATİH’İN TERİM’İ/GAZETELERDEKİ YERİ Mİ

 

“Fatih Terim anlatılmaz, yaşanır. Terim’i sevmeyenler onu GS’li kimliğinden ötürü sevmiyordur. Yoksa kendisi sevilmeyecek bir insan değildir.” (Hürriyet Gazetesi – 13 Haziran 2013 46. Sayfa röportajından)

İlan edilmemiş bir FT yılının medya taarruzlarından sayfamıza düşen şarapnel parçalarıdır bu cümleler.

GS camiasındaki her hareketi (toplantı, kongre, yemek, nişan, düğün vs.) FT’mi yeme organizasyonu olarak gören kalemşorların döktürmelerini yeterli bulmamış olacaklarki, eski futbolcuların böyle cümleler kuracaklarıyla röportajlar yaptırtıyor kartel gazetelerinin yöneticileri.

İşte bu cümleler o eskilerden birinin (Cafer Aydın) ağzından üfürülmüş, koca bir futbol sayfası şişsin diye.

Biz bilmeyiz elbette, kartel medyasının böylesine bir FT zaafının sebeplerini. Lakin çalıştırdığı takımları dünya şampiyonu yapan Del Bosque’yi “Yeniköy kasabı” diyerek gönderdiklerinin canlı tanıklarıyız.

FT ancak yaşanır, diyen o eski futbolcuya şöyle bir sual eylense, acaba ne cevap verir Öyleyse neden GS yönetiminin FT’i göndermek istediği, formalı futbol yazarlarının sürekli yazma konusu oluyor FT’in yaşanırlığına dayanamamanın söz konuluğu vurgulanmıyor mu bu tefrikalarda

“Terim’i sevmeyenler onu GS’li kimliğinden ötürü sevmiyordur.”

Özürün, kabahatten büyük olduğunun son örneği..

Sevmeyenlerin varlığı kabul ediliyor. Sebep olarak ise kurumsal kimlik gösteriliyor. FT ve tercihi kurumsal kimliğin uyuşmazlığı vurgulanmak isteniyor, desek…

Halbuki GS’li kimliği ya da diğer kurumsal kimlikler ilgili şahısların sevilmelerini artırır ancak. Bunun ne o eski futbolcu farkında; ne de böyle röportajlara prim veren futbol sayfası yöneticileri..

“Yoksa kendisi sevilmeyecek bir insan değildir.”

Uzman eski futbolcumuz insanları sevilecek olanlar ve sevilmeyecek olanlar diye (ihtisasının gereği olarak) ikiye ayırdıktan sonra, FT’i doğrudan sevileceklerin arasına koymuyor; sevilmeyeceklerin yanından çekerek çıkarmaya çalışıyor. Ne olmadığını anlatmak çabası, ceza sahasına soldan yapılan çok kötü bir ortadır.

Bana FT’ini söyle, senin kim olduğunu söyleyeyim, iddiasında olmayız, böyle bir magazinel futbol yazısı ile. “Gezi olaylarına sebeplerin analizleri” raporlarının içindeki en yakın, en doğru, en gerçekçi olanı sayın bu yazıyı, ki herkes rahatlasın.

Sezon boyunca topları kapıp kapıp hızla yere vurmasa idi, Gezi olaylarının bu kadar erken, bu kadar ülke çapında, bu kadar uzun günlü olmasını hangi lobi tahmin edebilirdi, hangi lobi garanti edebilirdi.

Hamiş: Bir hayranının dediklerinden yola çıkarak, futbol tarihimizde önemli bir yere sahip olan Fatih Terim’e başarılar dilemek istedik. Latifemiz böyle anlaşılsın. Cafer Aydın’ı biz konuşturmadık ama…

27 MAYIS’I HAZIRLAYAN 28 NİSAN OLAYLARINI BÖYLE ANLATIYORLARDI KARTELCİLER

Birden yaylım ateşi halinde tabancalarını ateşliyorlar. Gençlerin bir kaçı, delik deşik olmuş bir halde yerlere serilmişler, arkadaşlarının kucaklarına düşmüşlerdir. Ama yine, gerçi çekilmeği akıllarından geçirmeyeceklerdir. Öğrenci gençler, yaralı ve ölüsünü kaldırmak için milletlerarası hukuk kaidelerine bile kulak asmağı aklından geçirmeyen zulüm aleti kuvvetlerin ateşi altında yaralılarını, şehitlerini geriye taşımaktadır. Eczaneler de, orada tesadüfen bulunan doktorlar da, hemen gençlerin hizmetine koşmuşlardır. Elleri bu işe hiç yatkın olmayan kadınlar, kızlar bile hürriyet aşkına bir anda gönüllü hemşireler oluvermişlerdir. Gençlerin aralarında, zulüm kuvvetlerine kurşunlarını tükettirerek arkadaşlarını ölümden kurtarmak ister gibi, her türlü gösteriş duygusundan uzak, göğsünü layık olduğu göklere doğru yüceltip göğsünü bağrını açarak ileriye atılanlar vardır.

YA ŞİMDİ BEYAZ ÖNLÜKLÜLER

Dolmabahçe’de pek çok tıp öğrencisi doktorluk yapmış bembeyaz önlükleriyle, “Yaralıları getiriyorduk, doktooooor diye bağırıyorduk, tıp öğrencileri koşturup geliyor müdahale ediyorlardı. Tedavisi bitenleri gönderip, yeni hastaları alıyorlardı.” Bir de “ring seferi” düzenlemişler. Bir araç geliyor, yaralıları alıyor, çatışma yerinden uzaklaştırılıyor, aynı zamanda yeni hastaları da doktorlara taşıyor. (5 Haziran 2013 – Hürriyet – Ayşe Arman yazısından..)

ÖKÜZ

Kuzu!.. Ağıldan ayrı düşmüş anne zamanı;

Ormanda tek başına, kurtlara yem o kuzu…

Öküz!.. Güçlü kuvvetli, boldur yemi samanı,

İlgilendirir mi o kuzu, böyle öküzü !.

SOKAKTA TECAVÜZ

Sokakta tecavüz!.. Çığlık atma, sus yavrum!

Medya linci gibi, beterin beteri var.

Linç eder sonra da çığlığı bastırırlar;

Ellerinde kös var, davul var, bateri var!

EKREM ŞAMA

BİZİ BÖYLE ÇİZİYORLARDI-49

 

Yayınladıkları her derginin her sayısında illa ki çarşafın konu edildiği bir karikatür olacak;çizgiler zorlama, esprileri zeka yoksunu çirkinlikte olsa da..Çizicilerinde ekmek yemeye ihtiyacı var..

Taksim Meydanının bir köşesinde,kulağına dayadığı cep telefonu vasıtası ile Ben de geldim ben burdayım, isterseniz gelip resimleyebilirsiniz mesajını ileten,bir dizi figüranın da ekmek yemeye ihtiyacı olduğu gibi..