“Doğu pusu kurar, Batı düello eder” şeklindeki deyim üzerinde, giriş mahiyetinde durmuştuk. Bu çeşit deyimler, tekerlemeler, bazen zor bir konuyu basitleştirmek, bazen de öteden beri gelen bir hükmü, yargıyı veya önyargıyı ortaya koymak için kullanılır. Belki hiçbir anlam ifade etmez, deyip geçilebilir gibi görünürse de, yine de insanın içinde, zihninde belli belirsiz bir iz bırakır. Çünkü bu çeşit deyimler zaman içinde birbirine eklenen deneyimlerin, duyguların, izlenimlerin, görgülerin, görüşlerin, değerlendirmelerin bir sonucu olma niteliğine sahip dururlar.

Bir defa, söz konusu deyimde “Doğu” ve “Batı” kelimelerinin yer alması, ister istemez bir farklılık durumunu bildirmektedir. Bu farklılık durumu, zaman içinde oluşmuş bir duyguyu, bir kanıyı hemen harekete geçirir ve tarihe, tarihin akışı içinde olmuş, meydana gelmiş birtakım olayları hatırlatır. Mesela milattan önce yaklaşık dördüncü yüzyılda Perslerin Anadolu’yu, özellikle Ege Bölgesi’ni işgal ettikleri kendiliğinden belirir. Nitekim bazı tarihçiler o dönemde Ege Bölgesi’nde hâkim olan bazı küçük devletlerin ve halkların iktisadi, toplumsal ve kültürel bakımdan ileri bir düzeyde bulunduklarını söylerler. Düşünce, felsefe bakımından Atina kent-devletinin öne geçmeye başladığı tespitini yaparlar. İşte Perslerin bu işgalleri sırasında bir kısım bilgini, düşünürü, sanatçıyı ülkeleri olan İran’a götürdüklerini tarihçiler özellikle bildirirler. Çünkü götürülen bu topluluk bir bilim, düşünce ve sanat yapısı oluşturmuş ve sonraki dönemlerde de etkisini farklı şekillerde göstermiştir.

Bu görüşü hemen ret etmemek gerekir. Ancak fazla büyütmenin yanlışlığı, sakıncaları, “Doğu” kelimesinin çağrıştırdığı olumsuz bir çağrışımla, şöyle veya böyle ilişkilendirildiği de görülmektedir.

Gerçekten bu çeşit deyimleri, düşünce, kültür tarihini temellendirmede bütünüyle göz ardı etmek sağlıklı bir yaklaşım olmamalıdır. Fakat bu alanlarla ilgili kesin değerlendirmelerde, verilmesi gereken yargılarda esas almak yanlış olduğu gibi, haksız bir tutum olarak da görülmelidir. Düşünce, inanç ya da milletlerin, toplulukların tarih içinde meydana getirdikleri olayları, kültürleri incelerken haklarında kesin yargılar kurmak, birçok önemli değerlerin, niteliklerin göz ardı edilmesine de neden olabilir. Belki doğrusu, en uygun olanı incelenen, üzerinde durulan konular ve alanlarla sınırlandırmak, büyük yanlışlara düşmeyi bir ölçüde önleyebilir.

Söz konusu deyim çerçevesinde, siyaset alanında tarihi gelişmeye genel olarak bakıldığında belli bazı farklılıkların ortaya çıkartılması mümkün olabilir gibi duruyor. Montesquieu siyaset bakımından da önemli sayılan “Kanunların Ruhu” adlı eserinde “Kuzey” ve “Güney” kelimeleri ölçeğinde milletlerin, toplumların siyaset, devlet ve yönetim, rejim farklılıklarını tartışmıştı. Özellikle otokratik ve demokratik siyasi rejim sistemlerinin niçin dünyanın Kuzey bölgesiyle Güney bölgesinde kesin sayılacak kategorik bir şekilde ayrı olduğunu, birtakım nedenlere dayandırarak açıklamaya çalışmıştı. İleri sürdüğü görüşler, belli ölçüde etkili de olmuştur, en azından Batı toplum ve siyasi rejimlerinin yeniden kuruluş sürecinde. Kuvvetler veya Güçler Ayrımı olarak tanımlanan siyasi rejim anlayışı, büyük ölçüde kaynağını ona dayandırmaktadır. Gerçi “Kuvvet” veya “Güç” kelimeleri aynı anlamda kullanılıyorsa da, milletlerin, toplumların ve devletlerin siyasi yönetimlerinde belirleyici ilke olan “Erk”, iktidar, kuvvet kelimeleriyle eşit anlama gelmez. Çünkü “Erk”, manevi iktidar diyebileceğimiz bir unsuru da içkindir.

Siyaset bakımından “Doğu”nun, eğer nitelendirmek istenirse, belirgin özelliğinin, “Batı”dakinden daha fazla ve yoğun denebilecek ölçüde “pusu” çağrışımı yaptığı söylenebilir. “Doğu despotluğu” deyimini de ekleyebiliriz buna. Ancak bunun “İslam” ile, aynı zamanda tarihi bakımından Türk milletiyle bağlantı kurulmasına şiddetle itiraz edilmek şartıyla.