Konuşurken ya da bir iş yaparken ipin ucunu kaçıranlar bir süre sonra “özür dilemek” zorunda kalırlar!

Özür dilemek, yani yapılan hatanın farkına varmak elbette güzel bir olaydır.

Ama aynı zamanda tükürdüğünü yalamaktır!

İnsanın tükürdüğünü yalamak zorunda kalma yerine durduk yerde öyle ulu orta tükürüp gezmemesi daha doğru değil mi?

Kuşkusuz daha doğru!

Şimdi üzülerek görüyoruz ki; kimi insanlar hakkında gözaltı kararları veriliyor.

Kimi insanlar için de yurt dışına çıkış yasakları konuluyor.

Önce böyle kararlar veriliyor, sonrasında da yurt dışına çıkış yasağı doğru değildi deniliyor.

Gözaltı kararının da hoş olmadığı ifade ediliyor.

Yani büyük bir acele ile alınan kararların sonrasında pişmanlık duyuluyor.

Ve gönülleri incitilenlerden bir bakıma özür dileniyor.

Bu duruma düşmemek çok daha güzel değil mi?

Elbette yapılan bir hatanın farkına varılması ve muhataplarından verilen sıkıntı nedeni ile özür dilenmesi güzel bir adım.

Ama böylesine vahim bir hatanın yapılmaması ve ardından da özür dilemek mecburiyetinde kalınmaması çok daha güzel.

Ancak ne var ki günlük hayatın akışı içinde insanoğlu bazen yaptığı hatanın farkına geç varabiliyor.

Böylesine vahim hataların yapılmamasının bir yolu da ortak akıl denilen yöntemden geçiyor.

İnsan herhangi bir konuda tek başına karar vereceğine etrafındaki aklı başında insanlarla istişare yapacak olsa yani ortak aklı devreye sokulsa sonrasında başları hiç ağrımayacak.

Maalesef bu başarılamıyor!

Bırakın çok kapsamlı olayları, sıradan bir olay hakkında karar alınırken bile insanlar kendi bildiklerini okuyorlar.

Küçük dağları biz yarattık edasında esiyorlar, gürlüyorlar ve yağıyorlar.

Sonrasında onları nedamet duymaktan başka bir şey beklemiyor.

Özür dilemenin yolları aranıyor.

Araya hatırlı aracılar konuluyor.

Çalınmadık kapı bırakılmıyor.

Ağzına geleni söyleyen ve aklına eseni yapanlar sonunda tükürdüklerini yalamak zorunda kalıyorlar.

Bir özür dilemeyle durumu kurtardıklarını sanıyorlar.

Ama çok yıpranıyorlar ve kendilerini ciddiye alan olmuyor.