Kendimizinkine benzemeyen her yaşamdan uzak durmaya çalışmak, onu tehlikeli bulmak gündelik korkularımızın bir parçasıdır. Tükettiklerimiz, tüketemediklerimiz üzerinden kuruyor bu korku ve endişe durumunu. Sonra eli kolu bağlı bir halde bırakıyor bizleri korkularımız ve bize hiçbir şeyi kendi dinamiği içinde uygulatmamaya çabalıyor. Bu durumda ister alıştığınız görme biçimleriyle daha en başından yadırgarsınız, isterseniz de alışkın olmadığınız farklı ve güçlü bir amaç edinirsiniz. Ne edinirseniz edinin, sizi kendi alanınızın içinde tutacak bir kurgunun içinde büyük bir yanılsama gelip, kucaklayacaktır. Hangi görme biçimine sahip olursanız olun, büyük bir yılgınlık sizi denklemin dışına itecek ve kurgu sizsiz devam edecektir. Çünkü daha en başından yenik, eksik, yanlış ve hastalıklı bir bakışla başlıyor dünyaya bakışın ve de onu algılayışın, hepsinden öte, oyuna yanlış sahada başlıyorsun… Bu bakımdan dönüp baktığında oluşturduğun kimlik hasarlı, tanımlamaların eksik… Ve her geçen gün insanlık savaşlarla, yıkımlarla, kibirle, hırsla yarattığı anafora çekiliyor.
Her bir taraftan serzenişler duyuluyor. Nedir o Efendim neymiş o derdin, hele bir anlat dediğinde; “Nefes alamıyoruz, boğuluyoruz. Bir parça huzurlu gökyüzü, bir parça kirletilmemiş toprak için kaçmaya, başka coğrafyalara, hatta başka hayatlara sığınmaya hazırız” derler. Ne tuhaf! Onlara sorsan yaşanmayacak yerler listesinin başına kendi ülkelerini yazarlar. Gerekçeleri zaten hazır sadece onu haklılaştırmak için bir miktar çabalamaları gerekecek, o kadar. Lakin ıskalanan bir şey varsa o da huzurun insanın evinde olduğu gerçeğidir. Onun içindir ki memleketine, ocağına dirlik getiremeyen, birlikte yaşamak için mücadele vermeyen; başkalarının memleketinde sadece yersizliğin, yurtsuzluğun hasretiyle kavrulup buram buram tüter. Bu yüzden evin içini düzeltmek için mücadele etmek, başka bir evde sığıntı olmaktan oradaki görece rahatlıktan bin kat daha iyidir. Memleketlerinin selameti için mücadele etmeyenler, asla bir selamet yurdu bulamazlar. Serzenişi bir kenara bırakalım ve bir arada yaşamanın, birlikte üretmenin ve hakça paylaşmanın en güzel yolunu arayalım. Yoksa gündem insanı miyoplaştırır, gündeme dönük bakış açısı ise felakete sürükler. Vakit varken zamanın miyoplaştırmasına müsaade etmeden steril bir bakış açısı elde etmeli… Vaktaki kısa süreli hazlar, uzun yolculukların en büyük hastalığıdır, yoldan alıkoyar.
Haklılık bakılan yerden her zaman kendini güçlü gösterir. Muhakkak insanlar, yaptıkları çoğu şeyi bu haklılık ekseninden yapıyor. Haksız da sayılmaz çünkü modern insanın en büyük eksiği ve tamamlayıcı mottosu haklı olmaktan geçiyor. Neyi savunursa, neye karşı olursa hepsinde haklıdır. Çünkü her şeyin “en”i olması istenir ondan. Onun içindir ki küçük daireden yani evden, büyük daireye yani topluma çıkana kadar herkes haklılığını bir diğerine göstermek için müthiş bir kavganın içerisine girer. Duyarsınız, “iki insan bile bir araya gelip, bir şey konuşamıyoruz” şikâyetlerini, biraz eşelesen aslında kimsenin bir araya gelmeye pek de istekli olmadığını anlarsınız. Hatta herkesin önüne set olarak inşa ettiği ön yargı duvarlarının arkasında, kendilerine korunaklı bir hayat kurduklarını fark edersiniz.
Peki, herkes “yargı”larından razıysa, seni endişelendiren ne Endişemiz şu ki, bu kadar kendinden, evinden, muhitinden, memleketinden ve memleketin insanından-sistemlerinden şikâyet edilen bir zaman diliminde insanlar giderek “mız mız”lanmayı bir karakter haline getiriyor. Melankoli ise halini, amelini biçimlendiriyor. Bu durum sanal benlikler inşa ediyor. Aidiyetsiz, özverisiz, tekinsiz bir durum ortaya çıkarıyor. Yukarıda dile getirmeye çalıştığımız bütün yoksunlukların temelini oluşturuyor. Sinsice bir kaçma hali yer ediyor, benliklerde… Çatışmalardan ve hasarlardan besleniyor. Güven duygusunu, paylaşmayı, bir arada durmayı, birlikte başarabilme ülküsünü yok ediyor. İnançların içini boşaltırken, güvenirliliklerini yok ediyor. Modern sanal benlikler, hırsı, öfkeyi, şehvetleri tetikliyor ve bu aşılarla ne “yaşamaya”, ne de “yaşatmaya” elverişli bir bilinç ortamı bırakıyor. Bu bakımdan benliği yeniden inşa etmek gerekiyor. Göz dışarıya bakmak ister, ötekini arar-araştırır lakin onu içe döndürmek, içe doğru baktırmak gerekir. Evine, aklına ve kalbine… Hoşça bakın zatınıza…
TAŞ GEMİ
“Anneler / size ben
acıdan özlemlerden
söz ettimse bağışlayın
-ellerinizin izi tel örgüye sinerken
ıslanmış mendilini ısırıyordu bir kadın
ülkemin yüzü geçiyordu gözlerinizden”
(Şu Ak Kâğıt Şu Kara Kalem/ Emirhan OĞUZ)
Not: Bu hafta müziğimiz, Mustafa Yılmaz ve Şeref Kartal’a… Neşet Ertaş söylüyor “Hata benim günah benim suç benim.” Sesini biraz daha aç Mustafa abi, Cem Karaca dinler gibi… Çayların hepsi benden, üstelik Şakir’e de var. Kahveler, gönül dostu Cemal’den. Demde Nedim, Şeref ve bütün gönül dostları… Afiyet olsun.
Bİze Kadar
1- ”Bir ulusun türkülerini yapanlar yasalarını yapanlardan daha güçlüdür” diyen William Shakespeare doğru söylemiş.
2- Hüseyin bu cümleyi kurmak için çok uğraştım, bak elin Gustave Flaubert’i kurmuş, “Ne çocuklar gibi bir avuntu olsun diye okuyun, ne de muhterisler gibi kendinizi talime zorlarcasına, hayır, hayır; okuyacaksanız: şifa bulmak için okuyun!” Ben de aynısını diyorum.
3- Bulamıyorum diye düşünüyorsan, bak, Şeyh Ferîdüddin Attâr ne diyor bize; “Gözlerin hep kör kalmayacak; sen kapıyı ara.”
4- “Yürümek yeterli, sadece yürümek. Davet edilenler yolu bulacaktır.” (Bab’Aziz, 2005)
5- Cemil Meriç, “Acılar hatıralaşınca güzelleşir” diyor.
6- Ali Düğdü, “Dünya’nın hiçliği yetmezmiş gibi hiç uğruna yalanlarla bir ümmet uyutuluyor. Uyanık olanlar ise hiçlerle boğuluyor. Aklımızı kaybettiğimiz kesin bari kalbimize sahip çıkabilsek” diyor.
7- Bu yazıyı okuduğunda “Fetih ve Gençlik Şöleni” için hazırlıklarını tamamlamadıysan, demek ki biraz acele etmen gerekecek, yalnız gitme… En iyisi yanına bir arkadaşını da al.
DAĞARCIK
“BİR milletin asıl gücü; topu tüfeği yahut tankı değil. İmanlı, inançlı gençleridir” derdi, Rahmetli hocamız. Merhum Akif, “Asımın Nesli” diyordu. “Bir gençlik, bir gençlik, zaman bendedir şuurunda bir gençlik” diye, mücadele ediyor ve o gençliğin hülyasına dalıyordu, merhum Necip Fazıl üstat… Sezai Bey, “Diriliş neslinin amentüsü” nü, Merhum Topçu “İsyan Ahlakı”nı yazarken bir kıvılcım, bir hareket bekliyordu. “Heyecan” istiyorlardı. Oysa buhranlar çağını yaşayan, ziyan olan bir gençliği eğitimin tezgâhında kaybediyoruz. Sevgi, şefkat aşılamayan, öncü ve örnek öğretmenlerden yoksun, sadece “n’olacak bu gençlerin hali ” diyerek; ah, vah! Ederek bir yere varamayız. Eğitimi baştan sona yamalı bohçadan kurtarıp, yeniden başlayabiliriz her şeye… Yeter ki inançlı bir şekilde popülizme kurban etmeyelim gençliğimizi…
(Orhan Taşkır’dan tadımlık)
TEKKE
“Amellerin en güç olanı dört haslettedir:
1. Öfkeli anda affetmek.
2. Muhtaçken cömert davranmak.
3. Kapalı ve tenha yerlerde nefsin şerrinden korunmak.
4. Korktuğu veya bir menfaat umduğu kimseye karşı da doğru söylemek.” (Hz. Ali r.a’dan)