Bugün İslam dünyasında en çok konuşulan kavramlardan biri irşattır. İnsanları hakka çağırmak, doğru yolu göstermek, dini anlatmak, hidayete vesile olmak gibi anlamlar etrafında şekillenen bu kavram, tarih boyunca Müslüman toplumların manevi hayatında merkezi bir yer işgal etmiştir. Ne var ki günümüzde irşat faaliyetleri üzerine dikkatle düşünüldüğünde ciddi bir paradoksla karşılaşılır: İrşat konuşuldukça rüşt azalmakta, tebliğ arttıkça insanlar dine karşı daha mesafeli hale gelmekte, dini söylem yaygınlaştıkça manevi güven bunalımı derinleşmektedir.
Bu durumun sebeplerini yalnızca modernleşmede, sekülerleşmede veya teknolojik dönüşümlerde aramak eksik kalır. Sorunun önemli bir kısmı, irşadın mahiyetine ilişkin temel bir kavrayış kaymasından kaynaklanmaktadır. Özellikle son yüzyıllarda Kur'an'ın yatay ve karşılıklı olarak tarif ettiği rüşt yolculuğu giderek dikey bir otorite ilişkisine dönüşmüş; hakikatin paylaşımı yerini hakikatin dağıtımına bırakmıştır.
Oysa Kur'an'ın ortaya koyduğu manzara oldukça farklıdır. Rüştün sahibi kimdir? Kur'an'da rüştün kaynağı insan değildir. Hiçbir mürşit, hiçbir âlim, hiçbir davetçi ve hiçbir dini otorite rüştün sahibi olarak sunulmaz. Allah Teâlâ, Hz. İbrahim hakkında şöyle buyurur: "Biz İbrahim'e daha önce rüştünü vermiştik." Bu ifade son derece önemlidir. Çünkü burada rüştü veren ne bir insan ne bir kurum ne de bir gelenektir. Rüştün sahibi doğrudan Allah’tır. Dolayısıyla irşat faaliyeti, bir insanın başka bir insana hidayet dağıtması anlamına gelemez. İnsanlar ancak birbirlerine işaret edebilirler; yolun kendisini açan ise Allah'tır.
Bu yüzden Kur'an'daki davet dili çoğu zaman insanı doğrudan Allah ile karşı karşıya bırakır. Özellikle Bakara Suresi'ndeki meşhur ayet dikkat çekicidir: "Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki ben yakınım." Burada diğer birçok ayette olduğu gibi "De ki" emri yoktur. Allah, Resulünü bile aradan çıkararak doğrudan konuşur. Çünkü Allah ile kul arasındaki ilişki aracısızdır. İrşadın özü de tam burada yatmaktadır.
Bir insanın Allah'a yakınlığı, başka insanların Allah'a uzaklığı anlamına gelmez. Birinin dini bilgiye sahip olması, diğerinin ilahi rahmete erişemeyeceği anlamına gelmez. Birinin tebliğ yapıyor olması, onun hidayetin sahibi olduğu anlamına gelmez. Hepimiz aynı Rabbin kullarıyız. Hepimiz aynı acziyetin, aynı yoksulluğun ve aynı muhtaçlığın içerisindeyiz. Asr Suresi'nde kurtuluşun şartları arasında zikredilen iki önemli ifade vardır: "Birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler." Burada kullanılan fiil son derece dikkat çekicidir: "Tevâsav". Bu kelime tek taraflı bir öğüt vermeyi değil, karşılıklı tavsiyeyi ifade eder. Ben sana hakkı tavsiye ederim, sen de bana. Ben sana sabrı hatırlatırım, sen de bana. Kur'an'ın dili yataydır. Fakat tarih içerisinde bu yatay ilişki giderek dikey bir yapıya dönüşmüştür.
Artık birçok yerde dini ilişki, "bilen ile bilmeyen", "yakın olan ile uzak olan", "seçilmiş olan ile sıradan olan" arasındaki bir ilişki gibi kurulmaktadır. Hakikatin ortak yolcuları olmamız gerekirken hakikatin memurları ve müşterileri haline gelmiş bulunuyoruz. İşte modern Müslüman toplumlarda sıkça duyulan "başımıza hoca kesildin" itirazının altında da bu vardır. İnsanlar çoğu zaman söylenen şeyin içeriğine değil, o içeriğin hangi makamdan ve hangi üstünlük duygusuyla söylendiğine tepki göstermektedir. Çünkü irşat dili zaman zaman farkında olmadan bir tahakküm diline dönüşmektedir.
Bu noktada şeytani olan şey, dini bilgiyi kullanarak manevi bir hiyerarşi üretmektir. Kur'an ise insanları hiyerarşiye değil, kardeşliğe çağırmaktadır. Bugün irşat faaliyetlerinin etkisini kaybetmesinin en önemli sebeplerinden biri de budur. Birçok insan dini anlatan kişilerin kendilerini hakikatin sahibi gibi konumlandırdığını düşünmektedir. Bazen gerçekten de böyle olmaktadır. Mürşitlik zamanla manevi vesayete dönüşmektedir. Hâlbuki peygamberlerin psikolojisi bunun tam tersidir. Peygamberler kendilerini insanların üstünde değil, insanlarla birlikte aynı hakikat yolculuğunda görmüşlerdir. Kur'an'ın anlattığı bütün peygamber kıssalarında ortak bir tema vardır: Allah’ın huzurunda herkes fakirdir. Allah’ın huzurunda herkes muhtaçtır. Allah’ın huzurunda herkes kuldur. Dolayısıyla irşadın dili de üstten konuşan bir dil değil, birlikte yürüyen bir dil olmak zorundadır.
Bugün insanları etkileyen şey çoğu zaman bilgiden çok samimiyettir. Çünkü insanlar kusursuz rehberler değil, kendi yaralarıyla mücadele eden dürüst yol arkadaşları aramaktadır. Kur'an'ın ortaya koyduğu bir diğer önemli gerçek de şudur: Rüşt insana dışarıdan verilemez.İnsan kendi eliyle onu bloke edebilir. Ashab-ı Kehf kıssasında gençlerin duası dikkat çekicidir: "Rabbimiz! Bize katından rahmet ver ve işimizde bize rüşt hazırla." Onlar ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Belirsizlik içindeydiler. Bu yüzden doğrudan Allah'a yöneldiler. Rüştün başlangıç noktası tam da budur. İnsan, kendi çıkmazını fark ettiği anda Allah'a yönelir.
Bugün birçok insanın yaşadığı manevi kriz aslında bilgi eksikliğinden değil, Allah ile ilişkisinin zayıflamasından kaynaklanmaktadır. Çoğu zaman kişi neyin yanlış olduğunu zaten bilmektedir. Namazı terk ettiğini bilir. Yalan söylediğini bilir. Faizin içerisinde bulunduğunu bilir. Verdiği sözleri tutmadığını bilir. Allah’ın kendisinden ne beklediğini çoğu zaman bilir. Sorun bilgisizlik değildir. Sorun bildiği şeyi yapmamaktır. Bu nedenle irşadın görevi yeni bilgiler yüklemekten çok insanın vicdanını yeniden uyandırmaktır. Kur'an'ın "tezkir" dediği şey budur. Hatırlatma. İnsanlara yeni bir Rab tanıtmak değil, zaten sahip oldukları Rabbi hatırlatmak.
Hidayet bir ayrıcalık mı? Müslüman çevrelerde sıkça karşılaşılan bir başka sorun da hidayetin bir tür seçilmişlik olarak görülmesidir. Bazı dini söylemler farkında olmadan şu mesajı verir: "Biz hidayet edilmiş insanlarız, onlar ise henüz nasiplenememiş insanlar." Bu yaklaşım hem Kur'an'ın ruhuna hem de insan psikolojisine aykırıdır. Kur'an'a göre Allah'ın hidayeti keyfi değildir. İnsanların yönelişleriyle ilişkilidir. Hakikati arayan, bedel ödemeye hazır olan, gerçeği öğrenmek isteyen kimselere Allah yol açar. Hakikatten kaçan, yüz çeviren ve sorumluluk almak istemeyen kimseler ise kendi tercihlerinin sonuçlarını yaşarlar. Bu yüzden hidayet bir imtiyaz değil, bir yönelişin neticesidir. Rüşt de böyledir. İnsan hakikate doğru yürüdükçe önündeki yol aydınlanır. Yürümeyi reddettikçe karanlık derinleşir.
Bugün neye ihtiyacımız var? Bugün İslam dünyasının ihtiyacı daha fazla dini otorite üretmek değildir. Daha fazla hiyerarşi üretmek de değildir. İhtiyacımız olan şey, Kur'an'ın "tevâsav" diline geri dönmektir. Birbirine yukarıdan konuşan değil, birbirine omuz veren insanlar. Birbirini yöneten değil, birbirine eşlik eden insanlar. Birbirini bağımlı hale getiren değil, Allah ile doğrudan ilişki kurmasına yardımcı olan insanlar. Gerçek irşat insanı kendisine bağlamaz. Allah’a yönlendirir. Gerçek mürşit kendi etrafında halkalar oluşturmaz. Kul ile Rabbi arasındaki engelleri kaldırmaya çalışır. Gerçek tebliğ, insanların hayranlığını değil, Allah'ın rızasını hedefler. Belki de bugün yeniden hatırlamamız gereken en önemli hakikat budur: Rüşt insanların elinde dolaşan bir sermaye değildir. Allah’ın kuluna açtığı bir kapıdır. Biz o kapının sahipleri değiliz. En fazla kapıyı işaret eden yol arkadaşları olabiliriz. İrşadın yeniden dirilmesi de ancak bu tevazu ile mümkündür.
Hoşça bakın zatınıza…