Ne düşünüyorsun diyor, depremzedeler sahuru nasıl yapıyor diye düşünüyorum diyor. Çadırda sahura nasıl kalkılır, nasıl yemek yenilir. Mesele kalkma yemek yeme değil mesele evini barkını, eşini dostunu yakınını kaybetmiş insanların halet-i ruhiyesidir. Daha bir ay önce kendi evinde huzurla oturan insanlar şimdi çadırda oturuyor. Elbette aralarında daha önce yokluk gören, özellikle yaşları kırkın üzerinde olanların yaşayıp bildiği çapa kazma ve pamuk toplama işine göçülü gidilerek en az bir ay çadırda kalanlar vardır. Zor bir hayattı, dünyanın en zor işidir çapa kazmak ve pamuk toplamak. Ama oradaki insanilik ve samimiyet de dünyanın hiçbir yerinde yoktur muhtemelen. Yalnız o zamanların çadır yaşamının nedeni deprem değil dolayısıyla böyle evini barkını yakınını kaybetme olayı yoktu. Depremzedelerin sahur görüntülerine baktıkça hüzünleniyor insan. Ve elbette konuştuklarımız da var; konuştukça hüzün çörekleniyor insanın yüreğine. Bu yıl ramazan hüzünle başladı. Hüzün iyidir elbette, insana insanlığını hatırlatır. Allah var hüzün de var.

Ramazan hüzünle başladı ya hüzün, içinde daima bir dinçlik barındırır. Derinden işleyen bir dinginlik vardır insanda daima. Oruçlu insan, hayatın gereksiz fazlalıklarından oluşan yüklerden de kurtulmuş insandır. Özellikle kapitalist sistemde yaşayan günümüz insanının üzerinde bir yığın gereksiz yük var, gereksiz hamallıklar yapıyor. Basit gibi ama değil. İki tane hurma ile tutulan o muhteşem oruçlardan en az beş çeşit yemeğin olduğu sahur ve iftar sofralarıyla tutulan günümüz oruçlarına arada çok büyük ‘hüzün’ kaybı var. Hüznü kaybettikçe ‘sıkı oruçları’ da kaybediyor insanlık. Sonra da naylon diyetlere geçiliyor. Hüzün olmayınca naylon oluyor hayatlar da. Oruç hüznünü sadece ramazana yormamak gerek. Hayatın her alanında oruç lazım. Bir ay değil ömür boyu. Oruçsuzluğa bir örnek; en düşük emekli maaşına zam yapılacağının açıklandığı ekranda şöyle bir soru soruldu; “Nasıl iyi mi?” Bu soru, yapılan iki bin lira zamla yedi bin beş yüz liraya çıkarılan en düşük emekli maaşı için soruldu. En az yüz bin lira maaş alan, en az yirmi bin lira maaş alanlara sordu soruyu. Kimler için soruldu soru; yedi bin beş yüz lira alacaklar için. Yedi bin beş yüz nere yirmi bin ya da yüz bin lira nere! Oruçsuzların oruçluları belirlediği dünya. Kim ne diyebilir bu adaletsizliğe. Diyemiyor nihayetinde. Rakamları alanların yerlerini değiştirememenin imkânsızlığıdır hüzün. Büyük rakamları alanlar büyük hamaldırlar. Kul hakkı yemenin, adaletsizliğin, haksızlığın hamallığını yapıyorlar. Bu dünyadan başka bir yerde işe yaramayacak markaların, kalite yiyecek içecek ve giyeceklerin, sarayların, lüks otomobillerin, makamların hamallığını yapıyorlar. O tip yaşayanlarda hüzün olmaz. Naylon hayatlarda hüzün yoktur.

Hüzün, peygamberlerin mirasıdır. Hiçbir peygamber, katları, yatları, fabrikaları, çiftlikleri, banka hesaplarını miras bırakmamıştır. Yok çünkü böyle bir şeyleri. O zaman banka mı vardı diye oradan boynunu uzatacak olan bankaseverler için söyleyelim; Allah peygamberlerine peygamberlik vermeye kadir de isteseydi banka da vermez miydi verirdi ama vermemiştir. Çünkü peygamberler bu dünyada maddiyat için değil maneviyat için vardır. Hüzün de buradadır; maddi yükleri yok ama maneviyat için de bu dünyada yani maddi dünyadadırlar. İşte hüznümüzün kaynağı oradadır; envai çeşit yiyeceklerle donatılmış mükellef bir sofra imkânı varken onun yerine iki hurma ile oruç tutanları düşünmek. “Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım” buyrulan Efendimizin ve ashabının iki hurma ile oruç tutmasıdır hüzün. Açlıktan karınlarına taş bağladıklarını düşünmektir hüzün. Öte yandan savaşların çoğunun ramazan ayında olması da hüzün, işte bu, hüznün verdiği dinçliktir. Açsın ama hiçbir kötülüğe boyun eğmiyorsun. Muhteşem bir durum.

Oruçtur hüzün, bütün hüzünsüzlere karşı!