Türkiye, Kerkük konusunda olduğu gibi, Musul konusunda da 1920’lere geri dönüp çözüm arama güçlüğünü gayet iyi biliyor. Lozan sonrası dönemde, Büyük Britanya ile yaşanan Musul sorununun çözümü konusunda adeta cadı kazanında bir eritme politikasının uygulandığı gayet aşikârdır.
Bugün de, Ortadoğu’da dinamik gelişim ve değişim politikaları bir nevi ayrıştırma ve bölme sürecine everilmekte olduğunu görmek mümkündür. Batı’da sofistike karmaşık topluluklar bir arada tutulmaya çalışılırken, buradaki uygulamalar ise tam tersine bir gelime göstermektedir.
Etnik heterojenliğe sahip ABD’de, elli farklı dilin kullanıldığı Hollywood Lisesi örneği canlı bir örnek olarak karşımızda dururken, Ortadoğu’da farklı etnisiteleri bütünleşmeye yönelik adımların önlenmeye çalışılması dikkat çekicidir.
Bugün Ortadoğu’da, sözde demokrasi hâkim kılınmaya çalışılırken, asıl “korporatizm” anlayışı ile baskıcı ve çıkarcı anlayışın ön plana çıkarılması söz konusudur.
Bunun en bariz örneğini Musul ve Rakka yaklaşımlarında görmek söz konusudur. ABD’nin Irak’taki beş bin kişilik özel kuvvetler ve askeri danışmanlar ordusu, Musul’da tesisi düşünülen yeni ayrıştırıcı yapının nasıl olması gerektiği konusunda sürekli yoğun çalışmalar içerisinde olduğu malumdur.
Musul’da sekiz bölgeli bir çözüm üzerinde çalışmakta olan ABD yetkililerinin bu konudaki farklı unsurlarla dirsek teması içerisinde olması dikkat çekicidir. Musul’u ileride Kuzey Suriye’deki koridora eklemlemek ve Katar doğalgazı ve petrolüyle birlikte Musul’un yeraltı enerji kaynaklarının da aynı rota üzerinden Avrupa’ya ulaştırılması en büyük hedef olarak masada yer almaktadır.
Bu minvalde, Kuzey Suriye’de oluşturulmaya çalışılan ve YPG, PYD ve diğer gayr-i müslim unsurlarla desteklenen koridor aslında yeni rotalı “Enerji Koridoru” olarak düşünülmektedir. Musul ve Kuzey Suriye’deki dinamik gelişim ve değişim politikaları bunun en tabii göstergeleri niteliğindedir.
Bu fay hattında yaşanmakta olan gelişmeler, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde aynı bölgede, hemen hemen aynı etnik ayrıştırmanın damarına girilmesi aslında üzerinde durulması gereken ibretlik bir tabloyu ortaya çıkarmaktadır.
Yeniden şekillendirilmeye başlanan bu hassas bölgede, Batı’nın değer yargısını oluşturan secerdotium ve regnum (din ve devlet) anlayışı dışına çıkılarak, din ve mezhep üzerinden yeni yumuşak karınlar ortaya çıkarılmaya çalışılması hafife alınabilecek sıradan bir gelişme olmasa gerek.
Ne yazık ki, Batı’nın kendilerini sömürmesine küçük çıkarları uğruna göz yuman Müslüman ülkeleri yönetenlerin, hala kendi aralarında güçlü ittifaklar oluşturamamaları tehlikeli bir trendin habercisi niteliğindedir.
Irak ve Suriye’de, uzun yıllara sâri denge unsuru etnisite ve mezheplerin, siyasi erozyona uğratılarak altüst edilmelerine yönelik adımların bertaraf edilebilmesi aslında ana akımı oluşturan bölgedeki denge unsuru ülkelere düşmektedir. Bu konuda ise, şimdiye kadar ciddi adımların atılamamasından dolayı, mevcut sorunlara yeni sorunların eklemlenmesi kaçınılmaz olmaktadır.
Ne var ki, her türlü ölçülülükten uzak bir çizgide bulunan ve etnisite ve mezhep ayrıştırmasını tetikleyerek kendi çıkarları uğruna manipüle etmeye çalışan ABD ve koalisyon güçlerinden adil ve kalıcı bir çözüm beklemek asla mümkün değildir.