1990 yılının Ağustos ayı...

Orta Doğu tarihine kara bir sayfa daha eklendi.

İran-Irak Savaşı’ndan yeni çıkmış, ekonomik olarak bitap düşmüş Saddam Hüseyin, Kuveyt’e karşı ani ve büyük bir işgal başlattı. Kısa sürede Kuveyt toprakları Irak ordusunun eline geçti ve bu hamle, tüm dünyanın gözlerini tekrar bölgeye çevirdi.

Soğuk Savaş’ın son perdesi oynanırken, Sovyetler Birliği ise çöküşün eşiğindeydi.

Mihail Gorbaçov, Amerika’dan devasa bir kredi alma umuduyla dış politikada daha temkinli, hatta Washington’a yakın bir çizgide yol almaya çalışıyordu.

Nitekim Sovyetler, ABD ile birlikte Saddam’ın Kuveyt işgalini sert bir dille kınamıştı.

Bu durum İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana iki süper gücün ortak ses verdiği nadir anlardan biri olarak tarihe geçmişti.

Saddam Hüseyin yalnızlaşmaya başlamış, Arap dünyasından beklediği desteği alamamış tam aksine Arap ülkeleri de işgale karşı çıkıyorlardı. Amerika Birleşik Devletleri baba Bush önderliğinde Irak’a karşı geniş bir koalisyon oluşturmuştu. Kuşatma başlamış: Suudi Arabistan’a, Körfez’e, Akdeniz’e ve Türkiye’deki İncirlik Üssü’ne ABD birlikleri konuşlandırılmıştı. 17 Ocak 1991’de başlayan operasyon, Irak için tam bir felakete dönüştü. Irak ordusu darmadağın edilmiş, Saddam büyük bir hezimet yaşamıştı. Bu travma öyle etkiliydi ki, Irak’ın 2003’teki ikinci işgale kadar toparlanamamasına sebep olmuştu.

Bugün geldiğimiz noktada benzer bir senaryo yeniden yazılıyor gibi.

7 Ekim 2023’te başlayan Gazze Savaşı'nın ardından ABD, bölgeye ciddi bir askeri yığınak yaptı. Ürdün, Kuveyt, Suudi Arabistan, Irak… Hepsindeki Amerikan askeri varlığı arttıkça artıyor.

Akdeniz’de ve şimdi de İran Körfezi’nde müttefik donanmalar konuşlandırılıyor. B-2 bombardıman uçakları, USS Navy’e ait savaş gemileri İran kıyılarına yaklaşırken, akıllara şu soru geliyor: Sıradaki hedef İran mı?

Elbette İran 1991 yılının Irak’ı değil. Ne ordu yapısı, ne coğrafi direnci, ne de uluslararası ittifak dengeleri o günlerdeki benzer koşulları içermiyor. İran, kendi hava savunma sistemlerini geliştirmiş, vekil güçler üzerinden savaş kabiliyeti edinmiş bir ülke konumunda. Ancak uluslararası dengelerde yalnızlaşması, onu da kırılgan hale getiriyor. ABD’nin İran’ı bir Afganistan ya da Irak gibi işgal etmeye kalkışması tabi ki beklenmiyor. Bunun imkânsız olduğunun da farkındalar.

Ancak İran'ı havadan vurarak altyapısına, askeri tesislerine ve moral gücüne zarar vermek, yönetimi içerden zayıflatmak gibi bir strateji üzerinde durdukları çok açık.

Bu gerçekleşirse, İran içindeki muhalefetin sesinin daha gür çıkması, ülkede bir iç değişim umudunun yeşertilmesi amaçlanıyor.

Fakat tehlike şu: Bu senaryo asla İran’la sınırlı kalmaz. İran’ın karşı hamleleri, ABD üslerini ve özellikle İsrail’i hedef alabilir. Bu da tüm bölgeyi ateşe atabilecek zincirleme ve nerede biteceği belli olmayan bir savaşa dönüşebilir.

Eğer böyle bir savaş patlak verirse, sonuçları yalnızca İran’ı değil, tüm Orta Doğu’yu yakabilir. Saddam’ın yalnız kaldığı 1991 yılında yaşananları hatırlarken, bugün İran için benzer bir yalnızlaşma ve kuşatma stratejisinin uygulandığını görmek, tarihsel bir dejavu hissi uyandırıyor. Böyle bir durumda Türkiye “bir koyup üç alma” teklifleriyle karşı karşıya kalacaktır. 1. Körfez Savaşı’nda Türkiye’nin nasıl tuzağa çekildiği bugün daha net olarak görülüyor. Durum bu kadar şüpheye yer kalmadan ortaya çıkmışken Türkiye’nin bu türden tekliflere sıcak dönüşler yapması, 1. Körfez Savaşı’ndan daha çetrefilli tuzakların içine çekileceği anlamına gelecektir. Aman dikkat diyorum ve başka bir şey demiyorum. Tarih tekerrür eder mi bilinmez, ama ders alınmadığında kendini hatırlatmaktan geri durmayacağı da aklıselim sahibi herkesin kabul edeceği bir gerçektir.