BİR Pazar günü arkadaşlarımla beraber beni de köydeki evine davet etti. Gittik. Evini göstererek “Bu evin yerini ve camlarını alırken para ödedim. Gerisini ben yaptım. Satın aldığım yerin toprağından kerpiç yaptım. Eşimle beraber hem usta hem işçi olduk. Kapı, pencere ve tavanın kerestesini ormandan izinle kestim kendim yaptım. Yalnız toprağa ve cama para verdim” dedi.
Bir ara bizden ayrıldı ve biraz sonra Göksu’dan yakaladığı birkaç kiloluk balıkla döndü geldi ve bize taze balık ziyafeti verdi.
“Su uyur, düşman uyumaz” derler ya, Ali Rıza öğretmen tekrar şikayet edilir. Şikayet konusu yine aynı: Okulda Atatürk’ün posteri altında duran yazı tahtasında Kur’an dersi vermek.
Okuldan mezun olan her çocuk Kur’an okumasını da bilir.
12 Eylül darbesinde de böyle, 28 Şubat döneminde de böyle devam etti.
Teftiş için gelen ilköğretim müfettişi, şikayet sebebini bildirir, doğru olup olmadığını sorar. Öğretmen de doğru olduğunu iftira olmadığını söyler.
Müfettiş, imkansızlıklar içinde olan okulu, o şartlar içinde tertemiz tutan, çocukların seviyesini şehirlilerin üstüne çıkaran bu öğretmene kıyamaz ve kendince raporunu tutar ve arkasından “Ben, senin gibi düşünmüyorum ama ben Mersin’de olduğum sürece sana hiçbir zarar gelmeyecektir. Eğitimine devam” der.
Piknik için bir Pazar günü Göksu nehri kenarına gittiğimizde piknikte yapılacak hizmetlerin ağırlığı yine onun üzerinde olurdu. O bütün bunları yaptıktan sonra bulduğu kuru bir ağaçtan hemen bir kaşık oyar ve ayrılırken tahta kaşık hediye etmeyi de ihmal etmez.
Daha sonra Konya’ya tayinini ister. Derse başlar, birkaç hafta sonra çocuklar ve veliler ilk defa böyle bir öğretmeni görür ve sevinir. Müdür de memnun. Çünkü Ali Rıza öğretmen okulun bahçesine girerken duvardan bir tuğlanın düştüğünü görse geçip gidemez. Onu alır ve gediğine koyar. Yerde bir kağıt parçası görse “Bunu temizlikçi almalıdır” diye düşünmez, hemen onu alır ve çöp sepetine atar.
Kendisini böylece tanıtan Ali Rıza öğretmen, Konya‘da da köydeki hizmetlerini aynen devam ettirir.
Onun can arkadaşı Şevket öğretmen, onun düğünü için Kemaliye’ye gider. Ali Rıza’yı gerdeğe katmadan önce konuşurlarken “Hep geyik avından bahsederdin. Bir geyik eti yemeden sabah ben gidiyorum” der.
Ali Rıza, gerdeğe girer. Hanımına der ki, “Seninle biz çok beraber olacağız. Bana izin ver” der, Silahı alır gecenin karanlığında ava gider ve sabah namazına sırtında bir geyikle gelir ve Şevket hocanın sabah kahvaltısına geyik eti çıkarılır.
Ali Rıza öğretmen emekli olmuş. Çocuklarını okutuyormuş. Yetkililer izin verdikleri kadar şehrin camilerinin ve okullarının yapılacak yerlerini parasız yapıyor, eksiklerini tamamlıyormuş. Gölgede dinlenirken dostlarına hediye vermek üzere kaşık yapmaya devam ediyormuş.
Hiç bir dostumu kaybetmediğim gibi onu da kaybetmedim. Bir şekilde görüşmeye veya görüşemediğimiz zamanlarda telefonla temas kurduğum gibi bu öğretmenle de temasım devam eder.
Emekli öğretmen köylerin camilerini parasız olarak tamir ederken köye de bir şekil verir.
Üç gün önce telefon etti ve camı hariç her şeyini kendi elleriyle yaptığı evin çevresi evlerle dolmuş ve onlara cami yapmaya başlamış.
Bir buçuk aydır çalışıyormuş yakında ibadete de açılacakmış.
Keşke her emeklimiz bu türlü hayırlı işlerle uğraşsalar.