1990’lı yılların başında komünist bloğun çökmesi ile birlikte soğuk savaş dönemi sona ermiş ve dünyanın egemen güçleri kendileri için yeni düşman olarak İslam ve Müslümanları seçmişti. Hedefin İslam ve Müslümanlar olarak belirlenmesinden sonra kendi destekleri ile güçlenen Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgalini gerekçe göstererek başlatılan 1. Körfez Savaşı sonrasında ABD Ortadoğu’ya yerleşmiş ve İslam dünyasına yönelik topyekûn bir saldırı dönemi başlatılmıştı. Bugün herkesin kurgu olduğunu net bir şekilde anladığı 11 Eylül saldırılarından sonra Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde 22 İslam ülkesinin sınırlarının değiştirilmesi hedefi belirlendi. Sonrasındaki süreçte başlatılan sözde Arap Baharı sürecinin sonunda İslam dünyası bir bütün olarak kan, zulüm, gözyaşı ve sömürünün hedefi haline getirildi. Irak, Suriye, Afganistan, Libya, Sudan parçalandı. Yemen yerle bir edildi. Savaşın henüz sıçramadığı İslam ülkeleri ise bir yandan kukla yöneticiler eliyle sömürülmeye ve İslam dünyasının yok edilmesi hedefine hizmet ederken diğer yandan etrafları kuşatılmış bir şekilde adeta sıranın kendilerine gelmesini bekler duruma düşürüldü. Başta Türkiye olmak üzere birçok İslam ülkesinde yaşayan Müslümanlar ise gündelik kaygılar ve küçük kavgalar içerisinde her geçen gün daha seküler ve dünyevileşmiş bir halde yaşananlara tepkisiz bir şekilde seyirci kalır hale geldi.

Oysa İslam dünyasına yapılan saldırılar tarihte görülmemiş şekilde insani ve ahlâki değerlerden yoksun bir hayâsızlıkla her geçen gün şiddetini artırdı. Kadınlarımız vahşice hedef alındı ve kirletildi. Müslümanlar olarak ne kadar kutsal mekânımız varsa düşman askerleri tarafından çiğnendi. Irak işgalinde Amerikan askerlerinin camilerimiz içerisinde pis postalları ile dolaştıkları görüntüler her gün adeta gözümüze sokulurcasına medya organlarına servis edildi. Mescid-i Aksa sürekli olarak işgalci Siyonist terör örgütünün gözü dönmüş canavarları tarafından çiğnenmeye devam ediyor. Üstelik tüm bu eylemler bizi aşağılayacak şekilde özellikle kutsal saydığımız zamanlarda sürekli olarak tekrar ediliyor. Ramazan ayları artık İsrail tarafından Filistin’de bulunan Müslümanlara yönelik uygulanan şiddetin daha da arttığı, Gazze’ye yönelik insanlık dışı operasyonların yapıldığı, Mescid-i Aksa’ya yönelik ihlallerin her zamankinden daha fazla yaşandığı bir dönem olarak kazınmaya başladı zihnimize. Üstelik bu durum giderek bizim için normal bir hâl almaya başladı. Son yıllarda olduğu gibi bu Ramazan ayına da yine Filistin topraklarında İsrail zulmünün şiddetlendiği bir ortamda girdik. Ramazan aynın başından bugüne birkaç gün geçmesine rağmen çok sayıda Filistinli kardeşimiz Siyonist katiller tarafından şehit edildi. Ve biz ümmet olarak birkaç cılız tepki dışında yaşananları kanıksamış bir halde izlemeye devam ediyoruz.
Bu noktada kendi kendimize sormamız gereken sorular şunlardır: Ümmet olarak uyanmamız, ayağa kalkmamız, Müslüman’ca bir duruşla bu zulümlere dur dememiz için daha kaç kutsalımızın çiğnenmesi, daha kaç mabedimize girilmesi, daha kaç canımıza kıyılması gerekiyor? Ne zaman kısır kavgaları ve gündelik kaygıları bir yana bırakıp Müslüman’ca bir onurla ayağa kalkarak yıllardır Ramazan-ı Şerif’in coşkusunu yaşamamıza dahi müsaade etmeyen bu yamyamların karşısına dikileceğiz? Kutsal saydığımız değerler çiğnenirken onurumuzu, izzetimizi, şahsiyetimizi ayaklar altına aldırdığımızı ne zaman anlayacağız? Tüm bu yaşananlara sessiz kaldıkça her geçen gün İslam’ın izzetinden uzaklaştığımızı, duyarlılığımızın her geçen gün köreldiğini, her geçen gün daha fazla ümmet olarak ifade edilen topluluk olmaktan uzaklaştığımızı ne zaman göreceğiz? Bütün siyasi, ideolojik, mezhepsel, ırksal kaygılarımızdan arınarak bütün insanlığı kendilerine köle etmek isteyen insanlık düşmanı Siyonistlere ve işbirlikçilerine ne zaman yeter diyeceğiz? Duyarsızlığımızın, tepkisizliğimizin zalimleri bir sonraki hamle için daha da cesaretlendirdiğini, idealini kurdukları zulüm dünyası için daha da motive ettiğini anlamayacak mıyız? Klasik bir söz var; sözün bittiği yerdeyiz diye. Biz o sözün bittiği yeri geçeli çok oldu. Bu duyarsız duruşumuz bize dünyamızı kaybettirdi. Bizi dünyada sömürülen, ezilen ve yok edilmek için sırasını bekleyen bir topluluk durumuna düşürdü de ahiretimizi de kaybettirmek üzere. Ayağa kalkmak ve yeryüzü Allah’ın bütün kulları için yaşanabilir bir yer oluncaya kadar kıyama durmak mecburiyetindeyiz. Zira Saadet Partisi kurucu genel başkanı Muhterem Recai Kutan Bey’in dediği gibi: “Mazlumlar ayağa kalkmadıkça zalimler diz çökmez.”