Amerikan sömürgeciliği, belli prensipler dahilinde geliştirilen ve sürdürülen bir “sistemli işgal” hareketidir. ABD’nin sömürgeci ve işgalci tavrı akşamdan sabaha oluşmuş değildir ve bunun pratiğini ilk olarak Amerika kıtası üzerinde uygulamaya koymuştur. 1823’te ilan edilen Monroe Doktrini ile ABD, Amerika kıtasını fiilen kendi hakimiyeti altında saymıştır. Böylelikle Avrupalı sömürgeci devletler Amerika kıtasından uzaklaştırılmış ve ABD’nin hakimiyeti ilan edilmiştir. Bir bakıma ABD, bu doktrin ile “Amerika kıtasının jandarması” ilan etmiştir kendini.

“Herhangi bir Amerika devleti, bir karışıklık ya da istikrarsızlık içinde bulunursa, bunu düzeltmek için medeni bir devletin müdahalesi zorunlu olur” şeklinde ifade edilen bu ilkeye göre, elbette ki bu “medeni devlet”in(!) ABD’den başkası olması düşünülemez bile!

20. yüzyılın başında yavaş yavaş küresel ölçekte de palazlanmaya başlayan ABD, yine birtakım sömürgeci prensiplerle, Amerikan sömürgeciliğini güya Avrupa sömürgeciliğinden ayırmıştır. “Amerikan sömürgeciliği” kabaca “Kendilerini gereği gibi yönetemeyen halklara liberal ve demokratik düşünceleri yaymak ABD için bir ödevdir” şeklinde özetlenmişti.

Görüldüğü gibi, Amerika’nın bir yerlere “demokrasi” ve “özgürlük” götürmesi(!), tarihi bir arka plana sahiptir ve bir anda oluşmuş değildir. 1909-13 arasında başkanlık yapan William HowardTaft’ın çizdiği çerçeveye göre bu müdahale yetkisi daha da genişlemiş ve “ABD’nin ‘menfaat sahasına’ giren yerlerde bir devletin maliyesi bozuksa, bu devlete müdahale etmek gerekir” haline gelmiştir. Önce kendi kıtası ve çevresi ile sınırlı iken, sonradan “menfaat sahası”, en sonunda da “dünyanın jandarmalığına” kadar genişleyecek olan bir sömürgeci, işgalci ve zorba bir anlayışa böyle böyle gelinmiştir yani.

ABD’nin sömürgeci, işgalci ve zorba geçmişi herkesin bildiği bir durumdur ve misal Ortadoğu politikasını değerlendirirken de bunu göz önünde sürekli bulundurmak gerekir. ABD’nin çıkarlarının kendilerince her şeyin üstünde olduğu ve yeri geldiğinde yalanla bile savunulacağını da yaşayarak gördük. (Bkz. Irak’ta kitle imha silahı var yalanı)

Kendi menfaati için dünyanın her tarafını tarumar etmekten geri durmadıklarını da pek çok olaydan biliyoruz. Vietnam’ı işgal edip çektikleri filmlerle “kahraman ABD askeri pis Vietnamlılara savaştı” edebiyatı yapabilen ABD, kendisine yeni yalan olarak “demokrasi ve özgürlük götürme”yi, “terörle savaşma”yı seçti malum. Bir kere, en baştan “ABD ile ortak çıkarımız olamaz” diyebilmemiz gerekir. ABD’nin çıkarları, geri kalan insanlığın çıkarlarıyla çelişmektedir şu an.

Öte yandan, Rusya da Ortadoğu coğrafyası ile ilgili öteden beri süregelen düşünceler içerisindedir. Belki eskisi kadar hararetle savunmasa bile Akdeniz’e açılma isteğinden vazgeçtiği söylenemez. Hakeza, Almanya da, her ne kadar 1. Dünya Savaşı’nda müttefikimiz gibi görünse de, sömürgeci niyetler içerisindeydi ve savaşı kazansaydı Türkiye’yi bir Alman sömürü bölgesi olarak düşlemekteydi. İstanbul-Bağdat demiryolunu da “babasının hayrına” değil, çevresinde bir Alman nüfuz bölgesi oluşturma gayretiyle inşa etmişti. Bu listeye, elbette ki ve ta en baştan İngiltere’yi, Fransa’yı da eklemek icap edecektir.

Dolayısıyla, Suriye meselesinin bölge harici ülkeler tarafından çözüme kavuşturulmasını beklemek abesle iştigaldir. Türkiye, yanı başında palazlanan terör devletine karşı bir harekata girişmiştir, ancak bunun devamında yeniden ABD vs ile bunu çözmeye çalışmak amaca hizmet etmeyecektir.

Suriye meselesi bir an önce çözülmeden, bölgedeki kimsenin rahat etmesi mümkün gözükmüyor. Önce yangını söndürmek, terör üreten bataklığı kurutmak lazım, ki bunu da emperyalizmi hariçte tutarak yapmak şart.