Halep’te dünyaya gelen ve savaşta bütün aile fertlerini kaybedip ülkemize mülteci olarak giren Nizar, kalan parçalarını ve hafızasını da burada kaybetti. İnsanın hayatı geçmişle gelecek ve şimdi üzerine kurulmuş bir köprü gibidir. Nizar için ise ne geçmiş var ne de gelecek… O artık zamanı sadece anın içinde görebiliyor. Hafızası ile birlikte hüznü, neşesi ve hayalleri de silinmiş fakat yaşam içgüdüsü onu hayatta kalmaya zorluyor. Nizar, hayatına dair hiçbir şey hatırlamıyor ama acıktığında ekmek arıyor, hava karardığında uykuya dalabileceği tenha bir yere doğru yöneliyor. Sokaklara düştüğünden beri hayvanlar ile birlikte yaşıyor ve çöplerden besleniyor, hava karardığında otogara, bankamatiklere, köprü altlarına, merdiven diplerine, cami duvarlarına sığınıyor ve günün doğmasını bekliyor.
Nizar, savaşın yıktığı ailenin son çocuğuydu ve kendini güvende hissedebileceği bir ülkeye sığınıp burada yeni bir hayat kuracaktı. Nizar bunu annesi ve kaybettiği yakınları için yapacaktı. O yüzden yola çıkarken ergenliğin getirdiği tüm heveslerden vazgeçmiş ve yaşlı bir bilge gibi her şeyi yeniden anlamlandırmaya başlamıştı. Fakat geldiği şehirde hayallerini ters yüz edecek olaylarla karşılaştı. Açlığa terk edildi, dışlandı, horlandı, şiddete hatta tacize maruz kaldı. Nizar yeni bir hayat kurmak için geldiği topraklarda sözden bombalarla vuruldu ve her şeyden vazgeçti.
Birinci savaşı kaybetmişti Nizar ama ikincisini kazanmak için çok mücadele etti. Esenyurt’ta bir konfeksiyon atölyesinde işe başladı ve kirayı ödeyecek gücü olmadığı için patronun desteği ile iş yerinde kalmaya başladı. Bu onun için bir umut oldu, artık barınacak bir yeri vardı, kazandığı para ile temel ihtiyaçlarını karşılayabiliyordu.
Bir akşam vakti mültecilerin ağırlıklı olduğu kafeye gitmek için çıktığında birkaç faşistin şiddetine maruz kaldı. Başından yaralandı ve küçük bir bebek gibi kıvrılıp merhamet dilendi. Fakat dört faşist o akşam onu nefesi kesilinceye kadar darp ettiler. Nizar başının üzerine bombalar yağdıranların kim olduğunu biliyordu ama Müslüman bir ülkede sopalarla saldıran gençlerin nereye ait olduklarını anlayamadı. İlk defa zihninden intihar düşüncesi geçti fakat din bunu yasaklamıştı, başını eğdi ve direnmeye karar verdi.
İnsan bir kere düşmeye görsün arkası geliyor ve düşenin elinden tutan olmuyor. Nitekim dört faşist tarafından darp edilen Nizar, bir hafta sonra da çalıştığı konfeksiyon atölyesinden kovuldu ve sokaklarda yaşamaya başladı. O gece karanlığı yırtarcasına hıçkırarak ağladı ve bir apartmanın merdivenine yaslanıp günün açmasını bekledi. Sokaklar onu içine öyle bir çekti ki bir daha hiç bırakmadı. Nizar, kaygılarından bir türlü kurtulamadı ve ayaküstü gördüğü halüsinasyonlar giderek arttı... Ve Nizar hafızası ile birlikte ikinci savaşı da kaybetti.
İnsanların kalbinden sürgün edilince sokak hayvanları ile bağ kurdu. Çöplerden yiyecek toplayan kedileri izledi ve atıklarla beslendi. Nerede kuytu bir köşe görse kıvrıldı, soğuk kış gecelerinde ellerini nefesi ile ısıttı. Nizar yaşadığı ülkeye de, şehre de, kendisine de yabancıydı artık. Tekrar ettiği iki şey vardı: Allah diyor ve annenin adını sayıklıyordu.
Tüm kaynaklarınız tükendiğinde beklemediğiniz bir yerden kapılar açılır ve ışık içeriye doğru sızmaya başlar. Bir Ağustos sabahı kapılar Nizar’a da açıldı ve sokaklarda yaşayan gencin hayatı bir günde değişti. Sabah vakti camiye gitmek için evinden çıkan bir beyefendi onu apartmanın merdiveninde kıvrılmış vaziyette görünce selam verdi ve tanışmak istedi. Nizar hiç konuşmadı korku dolu gözlerle boşluğa doğru baktı ve sustu. Beyefendi gurbet içinde gurbeti yaşayan gencin omuzlarına dokundu, gözünün içine baktı ve tebessüm etti. Bu tebessüm onun uzun zamandır hiç karşılaşmadığı bir şeydi, içinde bir kıpırtı hissetti. Hafızasını kaybetmiş olsa da sevgiyi algıladı ve bir süre hastanede kalıp tedavi olmayı kabul etti. Nizar’ın kaybettiği kimliğine, hafızasına kavuşup kavuşmayacağı belli değildi ama Allah merhamet sahibi bir insanı ona hizmetkâr kılmıştı. Nizar kendisine yardımcı olan kişiyle özel bir bağ kurdu ve ona baba rolü verdi…