Yakınlarını kaybetme korkusu yaşamayan var mıdır Sanmam…
Çünkü yaşam ve ölüm iç içe geçmiş girift olaylardır. Her gün onlarca bebek
doğuyor, onlarca insan ise sessizce göçüp gidiyor. Doğanı sevinçle karşılıyoruz
öleni ise hüzünle uğurluyoruz. Çünkü ölüm geride kalanlar için acı ve özlemdir.
Ölüm bize yakınlarımızı kaybetme endişesi verir. Önce onları düşünür ve onlar
adına kaygılanırız. Peki neden
Maddi, manevi, fiziksel, duygusal, sosyal bütün
ihtiyaçlarımızın çoğunu yakınlarımızla kurduğumuz ilişkilerimizden elde ederiz.
Mesela ilk sevgi nesnemiz annemizdir daha sonra bu halkaya ailenin diğer
bireyleri de katılırlar. Yakınlarımızla aramızda kuvvetli bir bağ vardır, bu
bağ büyük sarsıntılarda dahi kopmaz dayanıklıdır. Oysa ölüm yakınları
birbirlerine bağlayan o bağı koparan tek gerçektir.
Hayat her gün yeni sürprizlerle gelir karşımıza. Böyle
durumlarda önce yakınlarımızı arar ve onlardan yardım isteriz. Hastalık,
ayrılık, ölüm, yoksulluk gibi hayatımızı olumsuz yönde etkileyen olaylar geride
derin izler bırakır. Fakat yakınların desteği ile bu izleri siler ve hayata
kaldığımız yerden devam ederiz.
Yakınlarımızla ilişkilerimizde sürekli alış veriş
halindeyizdir. Sevgi aktarımı yapar ve emek vermeye devam ederiz. Emek
verdiğimiz kişilerle aramızdaki bağ her gün biraz daha kuvvetlenir ve kendimizi
güvende hissederiz. Onların varlığı bize güven verir. Verilen hiçbir emek
boşuna değildir fakat hayatın için ölüm gibi bir gerçek de vardır. O yüzden en
fazla yakınlarımızı kaybetmekten korkarız.
Yakınların ölümü ile birlikte, bize güven veren kendimizi
iyi hissetmemizi sağlayan sevgi ve ilgiden de mahrum kalacağımızı düşünür ve
endişeleniriz. Yakınlardan gelecek desteğin ortadan kalktığını düşünmek bize
büyük acı verir. Yaşanmışlıklarımızı, iyi kötü hatıralarımızı da bu kişi ile
birlikte gömmek acımızın katlanmasına neden olur. Fakat bu hayatın için ölüm de
yaşamın kendisi kadar gerçektir. O nedenle bir kişiye bir eşyaya ya da bir
mevkiiye saplantılı halde bağlanmamakta fayda var.