AZ biraz duyarlığı olan bir kimse bile, toplumsal ve siyasal çatışmaların, karışıklıkların ve savaşların Müslüman halklar ve ülkelerinde yaşanmakta olduğunu hemen fark edebilmektedir. Özellikle de Ramazan ayında, oruçlu günlerde bunu göze batar şekilde ortaya çıktığı gözlemlenmektedir. Ramazan ayının da içinde bulunduğu üç aylara “haram aylar” denilmektedir. Bu dönemde savaşa, kan dökme gibi eylemlere ruhsat verilmediği için böyle bir tanımlama yapılmıştır.

Bir söylentiye göre, bu aylarda, özellikle Ramazan ayında Müslüman bir kimsenin psikolojisinde belirgin bir değişim yaşanmaya başlar. Hareket, birtakım faaliyetler, mücadele ya da savaşma yönünde kısıtlar, durgunluk, bir çeşit isteksizlik belirtileri ortaya çıkmaktadır. İsrail bunu bir savaş taktiği olarak Filistinlilere, çevresindeki Müslüman halklara ve yönetimlere karşı kullanmaktaymış. İhtimal, geriye doğru yıllar itibariyle İsrail’in Filistinlilere karşı sürdürdüğü saldırılarda bunu tespit etmek olasıdır. ‘80’li yıllarda Sabra ve Şatilla katliamları da bir bayrama denk gelmişti.

Şurası tartışılamayacak kadar açıktır ki, oruç ibadeti insanın ruh dünyasında hareket, tavır ve ilişkilerinde belli ölçüde bir değişikliğe etkili olmaktadır. Sözgelimi psikolojik, sosyal-psikolojik ve sosyolojik yönlerden bir araştırma yapılsa, ihtimal oruçlu olunduğu dönemde bazı suçların işlenmesinde belirgin bir azalma tespit edilebilir. Ayrıca, mesela Hac ve Umre ibadetlerinin insanın ruhsal dünyasında ne gibi farklılıklar meydana getirdiği araştırmaya değer bir konu olabilmelidir. Bir iki yıl önce eda etme imkanı bulduğumuz Umre esnasında, özellikle Kabe ve Ravza-i Mutahhara ziyaretleri bağlamında bir Müslüman kişiliğin ruhsal dünyasındaki “tecrübe” nasıl bir süreç oluşturmaktadır, sorusunun araştırmaya değer olabileceğini düşünmüştüm. Din Psikolojisi alanında çalışan Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi, aynı zamanda dekan olan Prof. Dr. Ali Köse’ye bu alanda çalışma yapılıp yapılmadığını sormuştum. Bildiği kadarıyla olmadığını da söylemişti. Elbette “dini tecrübe” ve yaşantı özel ve öznel, hatta kişiye bütünüyle özgüdür, anlatımı, bire bir ifade ve tasvir edilmesi mümkün değildir. Ancak, bu durum araştırma, inceleme konusu yapılamaz anlamına da gelmez. Aksine özel, öznel ve özgü niteliklere sahip dini tecrübe ve yaşantılar, olabildiğince araştırma konusu yapılabilirse, dini inancın anlaşılması, kavranılması, hayat içinde tezahür edebilmesi imkan ve ihtimal dahiline girer. Dini inancın tezahürünü ibadetlerde görür kavrayabilir. Dini inancın hayata, harekete, davranışa, somut olana yansıması ibadetlerde tecelli eder. Hayat, kültür, değer, dünya görüşü gibi konu ve olguların anlamları da burada ortaya çıkar, oluşur.

Öte yandan ibadetler, örneğimiz oruç, aynı zamanda kişiler arası, dolayısıyla toplumsal ilişkiye de etki etmektedir. Mesela “Ramazan pidesi” deyimi, şöyle veya böyle bir ilişkinin doğumu anlamına gelir ve her ilişki kaçınılmaz olarak bir ilkeye, kurala ve değere atıfta bulunur. Bu ilke, kural ve değer, yerine göre dini mahiyeti öncelediği gibi yerine göre de ahlaki, hukuki, iktisadi ya da sanata ait bir mahiyet içerir ve önceleyebilir.

Özetle, Müslüman halklar ve ülkelerde çatışmaların, karışıklıkların, savaş ve kötülüklerin giderek artan ve yoğunlaşan nispette ortaya çıkıp gözükmesi üzerinde durulacak önemli bir konu, hatta sorun olarak görülmelidir. Neden

Çoğunlukla yapıldığı gibi, bu sorulara “şablonlar” çerçevesinde cevaplar aranıp verilebilir. Ama bunun gerçeklikle bağdaşmadığı, örtüşmediği ortadadır. Kaldı ki, şablonlar, söylemler, önyargılar geçmişte belli şartlar çerçevesinde anlam ve karşılığı olan semboller, kavramlar, bugün gerçeği tam olarak görüp kavramada birer engele dönüşebilirler, bizi gerçeklikten, kendi gerçeğimizden uzağa düşürebilirler.

Elbette insanın ve toplumun var olduğu yerde çekişme, çatışma, ihtilaf, menfaat uyuşmazlığı, rekabet hatta düşmanlık olur. Bunların nasıl anlaşılacağı, tanımlanacağı, tespit ve teşhisinin nasıl konulacağı, tedavisinin nasıl yapılacağı, çözümünün nasıl gerçekleştirileceği başlı başına ve özellikle önemlidir. Daha somut olarak, Müslüman halkların yönetimleri neden totaliterdir İslam diktatörlere, zalimlere, erdemsiz ve ahlaksız yöneticilere hak ve yetkiler mi vermektedir Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de, Türkiye’de Müslümanların haklarını araması için Amerika’ya kim yetki vermiştir

Somuta ilişkin soruları daha da arttırabiliriz. Ama “neden” sorusu ortadadır.