Bismillahirrahmanirrahim;
Âlemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim olan Allah’a hamt, Peygamberimize, âline ve sahabelerine salât ve selam ederiz.
İslam fıtratı üzerine yaratılan insandan istenen tek şey, şuurlu Müslüman olmasıdır. Şuurlu Müslümanlık, iddia ederek değil ispat ile olur. “Ben Müslümanlardanım” demek, itikat ve düzen olarak her bakımdan İslam’a teslim olmayı gerektirir. İsrailoğullarının bir hali Kur’an’da şöyle anlatılır. Bakara 61: “Hani siz; verilen nimetlere karşılık: Ey Musa, bir tek yemekle yetinemeyiz; bizim için Rabbine dua et de yerin bitirdiği şeylerden; sebzesinden, hıyarından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından bize çıkarsın, dediniz. Musa ise: Daha iyiyi daha kötü ile değiştirmek mi istiyorsunuz? O halde şehre inin. Zira istedikleriniz sizin için orada var, dedi. İşte, bu hadiseden sonra üzerlerine aşağılık ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah'ın gazabına uğradılar. Bu musibetler; onların başına, Allah'ın ayetlerini inkâra devam etmeleri, haksız olarak peygamberleri öldürmeleri sebebiyle geldi. Bunların hepsi, sadece isyanları ve taşkınlıkları sebebiyledir.” Allah’ın verdiği nimetlere, bildirdiği ahkâma saygısızlıkta bulunmak, peygamberlere düşmanlık etmek, onları öldürmek ilahi gazaba uğramayı gerektirir. İsyan ve taşkınlıklar, fert ve toplumu musibetlere uğratır. Peygamber ve sadık müminlerin başına gelen bela ve musibetler rahmet, zalimlerin, inkârcıların, müşrik ve münafıkların başına gelen musibetler ise uyarı ve azaptır.
DOĞRU OKUMA
Fert ve toplumların uğradığı musibetleri doğru bir şekilde okumak dört şeyle olur: 1-Sebepleri bilmek, 2-Kendi nefsini ayıplamak, 3-Musibetlere karşı nefsi korumak, 4-Sabretmek. Şimdi bu prensiplerden kısaca bahsedelim: 1-Sebepleri bilmek: Müslüman fert ve toplum, Kur’an’ın şu ayetine itibar edip, aklından çıkarmamalıdır. Şura 30: “Başınıza gelen her musibet, sizin ellerinizle işlediğiniz günahlar yüzündendir. Bununla beraber Allah, kusurlarınızın pek çoğunu da affeder.” Her şeyin bir sebebi vardır. İşte bu ayet, başa gelen musibetlerle ilgili genel sebebi ortaya koymaktadır. Karşılaşılan musibetlerle ilgili olarak herkes; kendi nefsine dönmeli, yapılacak bir günah ve sevap değerlendirmesinden sonra tövbe ve istiğfarda bulunmalıdır. “Allah’ım, neydi günahım?” diyerek, başına gelen musibetlerin kendi günahlarından olmadığını, bunun bir haksızlık olduğunu söylemek gizli bir isyan olur. Bu, kişinin kendi nefesini temize çıkarmak anlamına gelir ve Allah’ı zulüm yapmakla itham ettikleri için de sapıtmış olurlar. Müslüman fert ve toplum, daima iman esaslarına riayet etmeye ve ona ters düşecek hatalı söz ve davranışlardan kaçınmaya gayret etmelidir. Yoksa Allah’ın yardımından mahrum olurlar ve azabını hak ederler. 2-Kendi nefsini ayıplamak: Fert ve toplum olarak Müslümanların hastalıklarından birisi de, başlarına gelen bela ve musibetlerden dolayı kendilerini bırakıp başkalarını kınamalarıdır. Başlarına gelen musibetlerden dolayı, kendilerini unuturlar, nefislerini hiçbir şekilde sorumlu tutmazlar, suçu başkalarının sırtına atarlar. AB’nin şer, faizci kapitalist düzenin zulüm, materyalist eğitimin fesat olduğunu unutarak destek olurlar, sonra da başkalarından şikâyet ederler. Başlarına zalim, despot ve işbirlikçi idareciler musallat olunca, “Bu, dış güçlerin işidir, bunları yönetime getirenler onlardır, gücümüz yetmiyor, zaten alternatifleri de yok” derler ve işin içinden kendilerini sıyırıverirler. Bela ve musibetler karşısında kendini değil başkalarını kınamak, kolaycılığa kaçmaktır. Bu, fert ve toplumu yok olmaya götürür. Fert ve toplumun kurtuluşu, nefsini terbiye ettikten sonra hakkın hâkim, batılın ve şerrin zail olması için mücadele etmesi ile mümkündür. Kurtuluş, zalimi kınamakta değil, ona karşı mücadele etmektedir. 3-Musibetlere karşı nefsi korumak: Müslüman fert ve toplumun; karşılaştığı musibetlerin doğru olarak değerlendirilmesinde üçüncü prensip ise, hastalıklara karşı insanların nefislerini korumalarıdır. Bu da, musibetlere engel olan geçerli korunma yollarına tutunmakla olur. Fert ve toplum; İslam’ın bildirdiği hak ve adalet ölçülerine bağlı kalıp, batıla tavır almalıdır. Anca bu kuvvetli ve sürekli bağlılık sayesinde bela ve musibetler, İlahi kanun gereği def edilebilir. 4-Sabretmek: Sabır, Müslüman fert ve toplum için; hedefe ulaşmak, düşman ve engeller karşısında üstünlük ve yardım sağlamak için önemli bir silahtır. Ayrıca sabır; bela ve musibetler karşısında, onları aşmak ve izlerini yok etmenin mümkün olması bakımından, fert ve toplum için gerekli bir unsurdur. Sabreden kul, netice alır.
NEFSİN AFETLERİ
Nefis, insana sürekli kötülükleri, yanlış işler yapmayı emreder. Bunun için Milli Görüş, nefis terbiyesini önemli bir esas olarak kabul eder. Bu yüzden “hevasına yenik düşen hevana; yani alçaklık ve zillete düşmüştür” denir. Rabbimiz, “Hevaya uyma, yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır” buyuruyor. Allah’tan hakkıyla sakınan, kendini nefsin hevasından koruyanların varacağı yer cennettir. Hevanın zıttı iman ve cihattır. İman ve cihat nefsi dost edindiği şeylerden ayırmak ve arzuladığı şeylerin tersini yapmaktır. Cihat, mümin bir kulun sermayesidir. Nasıl sermaye olmadan ticaret yapılamazsa, cihat olmadan da izzet ve takva sahibi olunamaz. Bir kul, şayet Allah’tan hidayet istiyorsa, aklını ve nefsin arzularını Kur’an ve sünnetin emrine tabi kılmalıdır. İtaat edilen cimrilik, uyulan heva ve kişinin kendisini beğenmesi kişiyi yok olmaya götürür. Nefsin arzularına uymak, nasıl kişiyi helake götürüyorsa, araştırma yapmadan körü körüne her duyduğunun peşine takılarak hüküm vermek de kişiyi helake götürür. Hakkı batıla karıştıran, itikat ve düzen olarak İslam’dan kopmuş fesatçı kimselerin sosyal medya üzerinden seslerini yükselttiği bu dönemde, samimi bir Milli Görüşçünün, şuurlu bir Müslüman’ın yapması gereken tek şey, İslam’ın temel esas ve uygulama esaslarına sıkıca bağlanmasıdır. İslam; nasihat ve samimiyettir. Selam hidayete tabi olanlara…