Elbet zaman değişmekte.

Geçmişin o dağdağalı bayram telaşları yerini gittikçe sıradanlığa bırakmakta.

Dokuz günlük bayram tatili yanına altı gün izin ekleyerek insanlar turizm beldelerine akmaktalar.

Çok da haksız değiller.

Büyük şehrin trafiği, gerilimi, asap bozan insan ilişkileri kitleleri başka yerlere sevk etmekte.

Küçük yerlerde mutluluk aramaya yöneltmekte.

Hele GDO’lu ürünlerle, şeker pancarına getirilen yasak tartışmaları, insanların, nişastabazlı şekerlere, gıda terörüne, dahası kansere, alzheimere, Demans’a mahkûm edilme realitesine karşı ahali, büyük şehrin cehenneminden kaçmasında ne yapsın.

Yüksek binalarla iklimlerin bile değiştiği artık havanın alınamadığı, güneşin bıçak gibi kesildiği, rüzgârın ulaşamadığı o uğultulu tepeleri de yitirileli beri insanlar iyice mutsuz.

Adeta huzurun olduğu dağ başlarına kaçmak için fırsat beklemekteler.

Bu dokuz günlük altın fırsatları, bayramlar onlara vermekte.

Üstelik sanıldığı gibi mütedeyyin kişiler de artık evlerinde oturup kurban kesip kapı kapı dağıtıp misafirlerine kap kap yemek pişirmekle hiç meşgul değiller.

Gönüllerinin çektiği bir vakıf ya da derneğe paralarını yatırıp daha ihtiyaç sahibi Afrika ya da Asya ülkelerine kurbanlarını ulaştırabilmekte, tatil için evlerinden uzaklaşmaktalar.

Olan kime olmakta, elbet yeni nesiller bundan fazlası ile etkilenip bayram kodlarını hafızalarına yerleştirmekte zorlanmaktalar, bayramları tatil olarak algılayıp geleneğin bohçasını sarıp sarmalayıp geçmiş zamanın tahta sandıklarına kaldırmaktalar.

Fakat zaman o kadar değişmiş ki, geçen gün kızımın beni eleştirmesini çok da haksız bulmadım; “Anne, Arap arkadaşlarım var, kimse biz Türkler gibi bayrama yarı baygın iş güç temizlik yaparak kurban etleri ile uğraşarak girmiyor, bayramları tıpkı Batılılar gibi parti yaparak kutluyorlar, eğlenceye dönüştürüyorlar sadece biz kendimize işkence etmekteyiz.”

O zaman yanlışlık kimde ya da kim haklı iyice karmaşıklaşıyor biz kızlarımız ve annelerimiz arasındaki nesil; neyi, nerede, ne zaman, ne kadar dozda yapacağımızı da şaşırmaktayız.

Trafikti, uzun yoldu, iklim değişimi derken, büyükşehrin önceki gün bir cefasını daha yaşıyorum.

Malum artık sıcak günlere gelmekte kurban bayramları.

Hadi öyle uluorta kesimleri, kan revan görüntüleri ortadan kaldırdılar, daha profesyonel ortamlarda kesim yapılmakta, çoluk çocukta fobi oluşturması ya da yufka yürekli insanların incitilmesi önlenmekte.

Fakat bir başka sorun çöp konteynırlarına atılan kurban atıkları, bütün mahalleye kâbus yaşatmakta, sıcak hava ile oluşan koku büyük şehrin azap klasiklerinde ayrı bir bölüm oluşturmakta.

Öfke ile belediye nasıl bunları almaz diye kızıyorum, gelişmemiş ülke sendromundan bir türlü kurtulamadığımızı, batı ülkesinde olsa erkenden çöplerin alınacağını söylenip duruyorum.

Bir yakınım madalyonun öteki yüzünü çeviriyor:

-İyi de hemşirem, çöpçüler bayram yapmasın mı, köyüne, mezrasına, yaylasına çıkmasın mı, akrabaları ile bayram yemeği yemesin mi, o bir yıl boyunca hasretle bekledikleri Alucra’nın, Şebinkarahisar’ın, Bulancak’ın, Silvan’ın, Alacakaya’nın, Darende’nin, Gürpınar’ın sonbaharında belki de yakınlarının son bayram toplantılarına katılmasın mı?

Utanarak doğru diyorum.

O büyükşehrin kibrinden, telaşından, kimsenin kimseye bakmadığı, selam vermediği, ölsen bir bardak su içirmediği, komşulukların bilinmediği, akrabaların kentin her bir tarafına dağıldığı, yalnızlık girdabında köye kaçış bir nevi cenneti buluş olmakta insanlar için.

Zaten, büyükşehir çoktandır burun bükmektedir; gül ağacı nakışlı bayram çorabı ile mor menekşeli bayram libasına.