Türkiye’nin Avrupa ile ilişkileri, ta Osmanlı döneminden itibaren oldukça önemli ve belirleyici olagelmiştir. Bir yandan hedef alınan Avrupa, diğer yandan da örnek alınmış ve daima bir “ifrat-tefrit” çizgisinde değerlendirilmiştir.

Elbette ki, Avrupa açısından da Türkiye (daha öncesinde de Osmanlı) benzer şekilde bir “atsan atılmaz, satsan satılmaz” mevkiidedir. Türkiye, ne kadar isterse istesin Avrupa ile münasebetten kaçınamayacağı gibi bunun dozajını iyi ayarlayamadığı durumlarda da (son 50 yılda olduğu gibi) müşkül durumda kalması kaçınılmaz olacaktır.

Osmanı, kendisine bir “gaza hedefi” olarak koyduğu Avrupa’yı, aynı zamanda da bir düşman olduğu kadar “dikkate değer” bir güç olarak değerlendirmiştir. Özellikle de imparatorluğun zayıflamaya başlamasıyla beraber de giderek gözünde büyütmeye başlamış ve oradan “ithal” bazı uygulamaları kendi sorunlarını çözecek “formüller” olarak da değerlendirmiştir.

Aynı durum, Türkiye için de geçerlidir. Avrupa’nın kendi meselesine uygun oluşturduğu çözümleri kendi meselelerimiz için alıp uygulamaya kalkışmış ve başarısız olmuşuzdur haliyle. Teşhisi doğru yapamayınca tedavi de netice vermemektedir.

Yaklaşık 55 yıllık AB maceramız, benzer bir hayalin neticesidir. Ki bu gidişata göre hayalin varacağı yer de “sükut-u hayal” olacak gibidir. Verilen ev ödevlerini (ki ardı arkası gelmemekte ve birçoğu da menfaat yerine zarar vermektedir belki) yapacağız, gereken şartları yerine getireceğiz ve tam üyelikle beraber bir anda Avrupa’nın sahip olduğu şartlara kavuşacağız! Bu ham bir hayaldir sadece.

Bir ülkenin gelişmesi, kalkınması, insanlarının müreffeh bir hayat yaşamaları, kendi içinde bulunduğu şartları ve olanakları değerlendirmesine bağlıdır. AB’ye üyelik ise bir ülkenin kalkınma dinamiklerinden çok “mevzuat şartlarını” ilgilendiren hususlar bütünüdür. Türkiye, kendi insanına yatırım yapmadıktan, üretim imkanlarını artırmadıktan, bilgi ve teknoloji üretmedikten sonra, borç parayla ve tüketerek büyüyebileceğini düşünerek yerinde sayacaktır sadece.

Aslında oturup Avrupa üzerine yeniden düşünmemiz gerek belki de. Avrupa’yı sadece AB üyeliği penceresinden görmek yerine daha serbest bakmak lazım. AB’ye bakışımız şu anda ya “en büyük ideal” saymak ya da anında “tu kaka” etmek şeklidedir. Ya siyah ya beyaz noktasındayız ve bu ikisi dışında bir şey düşünmek istemiyoruz. Halbuki, tarihsel süreci de hesaba katarak Avrupa’ya dair yeni bir bakış geliştirmemiz gerekir belki de.

Mesela Avrupa Birliği üzerine düşünelim. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, ABD’nin de desteğiyle toparlanmaya çalışan Avrupa, yeniden bir güç olabilmek ve Sovyet Rusya tehlikesine karşı tetikte durabilmek için bir Birleşik Avrupa idealine yöneldi. Önce bir ekonomik topluluktu, ortak Pazar oldu, sonradan ortak bir para birimine geçildi, siyasi birlik ve sınırların kalkması gibi safhalar birbirini izledi. Bugün AB’nin 28 üyesi var (İngiltere çıkıyor) ve 19 ülkede de ortak para birimi “Euro” kullanılıyor. Bu birbirine benzemeyen ve farklı çıkarlara sahip ülkelerin bir araya gelebilmesi örneğine kafa yormak gerekmez mi?

Bu kadar ülkenin oluşturduğu bir birlik elbette sıkıntılara sahip olacaktır. Bugün bu sıkıntıları yaşıyorlar ve muhtemelen daha büyükleri de yoldadır. Ancak, İslam Birliği ve İslam Ortak Parası gibi idealler ortadayken, AB’ye bir “örnek” olarak bakmak, doğrusunu yanlışını görmeye çalışmak gerekmez mi? Toptan reddedene kadar sorgulayıcı bir gözle bir “numune” olarak incelesek kötü mü olur?

AB’ye üyelik meselesinde “Türkiye’nin üye olmayacağı” defalarca söylendi. Bu ham hayalden ayıkıp, onun yerine eşitler arasında bir ilişkiye (Osmanlı İmparatorluğu ile Avrupa arasındaki gibi) yönelmek daha doğru değil midir? Bu manada bir “özel statü”, tam üyelikten daha gerçekçi ve hedefe yönelik olabilecektir.

Kalkınmayı, gelişmeyi, insanların hayat koşullarını iyileştirmeyi AB mevzuatına uyum yerine kendi irademize bağlamak bizim açımızdan daha hayırlıdır sanki.