Merhum Süleyman Çelebi Mevlîd’inde ne kadar da güzel ifade etmiş: “Ümmeti olduğumuz devlet yeter / Hizmeti kıldığımız izzet yeter.” Yüce Resul’ü (S.A.V.) peygamber kabul ederek ona uyan bütün müminler Peygamber Efendimizin (S.A.V.) ümmetidir. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimize (S.A.V.) tâbi olmak büyük bir şereftir.
Yine Rebi’ül Evvel ayı ve yine Kutlu Doğum’un yıldönümündeyiz. Bu durum, yüce Resul’ü (S.A.V.) hakkıyla anlamak için güzel bir fırsata dönüşmeli. Çünkü O, ümmetin öncüsü ve lideridir. Ümmetlerine karşı çok düşkündür. Ümmetine ve insanlığa karşı tam ve kâmil bir sorumluluk sahibidir.
Allah-u Tealâ, kullarına içlerinden bir peygamber göndermiştir. O, insanlığın dünya ve âhiret saadetine ulaşması için tebliğ sorumluluğunu üstlenen bir elçidir. Rabbimiz, Efendimizin (S.A.V.) bu özelliğini şöyle anlatır: “Andolsun, size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatli, merhametlidir.” (Tevbe, 128)
Bu âyet-i kerime, insanlara hizmet görevinde bulunan kişilerin, yöneticilerin nasıl olması gerektiğini de ortaya koymuyor mu Gökteki güneşin dünyamızı aydınlattığı, yağan yağmurun şefkat ve merhametle yeryüzüne hayat verdiği gibi; Peygamberimiz (S.A.V.) de insanlığa kol kanat gerdi, onlara hakikati tebliğ etti, ideal ve yaşanmaya değer hayatın nasıl olması gerektiğini anlattı. Bir benzetme yapmak gerekirse, insanlığa çobanlık (yöneticilik) yaptı. Hani, o yüce Resul (S.A.V.) buyuruyordu ya: “Hepiniz çobansınız, hepiniz idare ettiklerinizden sorumlusunuz.” (Buhârî)
Yüce Resul (S.A.V.) sorumluluğunu bir an olsun unutmadı!
İNSANLIĞI KARANLIKTAN AYDINLIĞA ÇIKARDI
Allah Resulü’nün (S.A.V.) gönderildiği toplum ve o zamanın dünyasının hali hepimizin malûmu. İnsanlık topyekûn şirk ve zulüm girdabına düşmüş, huzur ve mutluluğun hasretini çekiyor ve kurtarıcı bir el bekliyordu.
İşte, insanlığın bunaldığı bir zaman diliminde Nur dağındaki Hira mağarasından kurtarıcı bir ses yükseliyordu: “Oku!” Okuyan ilim öğrenir, bir güneş misali içini ve dışını aydınlatırdı. Çünkü ilim, Allah-u Tealâ’dan insanlığa armağan edilen bir cevherdir. İlmin kaynağı Rabbimizdir. O’nun güzel isimlerinden biri “El-Âlim” (C.C.); sıfatlarından biri de “ilim”dir. Allah’ın ilmi, geçmiş ve gelecek her şeyi kuşatır. O yüzden, “oku”manın nasıl olması gerektiği şöyle anlatılır: “Seni yaratan Rabbinin adıyla oku!” (Alâk, 1)
Yüce Resul (S.A.V.) besmelesini çekmiş, insanlık için kurtuluş reçetesi olan Allah’ın indirdiklerini insanlara ulaştırmış ve uyarmıştır.
Efendimiz (S.A.V.), hak dine inanan şerefli insanlardan koskoca bir ümmet oluşturdu. Onlarla tek kalp, tek vücut oldu: “Peygamber, müminlere kendi canlarından daha yakındır.” (Ahzâb, 6)
Allah’ın indirdiklerinin hayat düsturu olduğunu bilen, Resul’e (S.A.V.) uyan insanlardan Asr-ı Saadet adı verilen ideal bir toplum oluşturdu. O dönemde Müslümanlar birbiri için yaşadı, “Kendiniz için istediklerinizi Müslüman kardeşiniz için de istemedikçe kâmil mümin olamazsınız” Hâdis-i Şerif’i kalplere nüfuz etti. Huzur ve mutluluk iklimi doyasıya yaşandı.
Asr-ı Saadet, Allah Resulü’nün (S.A.V.) öncülüğünde gerçekleşen en ideal toplumdur. İnsanlığın ufku ve zirvesidir. Konunun uzmanı gayri Müslimler bile bu gerçeği itiraf ederler. Meselâ; Eflatun “Devlet” adlı eserinde, “İnsanlık tarihi boyunca en ideal toplum Asr-ı Saadet’tir” derken; Alman Prensi Bismark, Peygamberimiz ve oluşturduğu toplumu şöyle över: “Ey Muhammed, senin zamanında yaşayan bir insan olamadığım için çok üzgünüm. Çünkü insanlık senin gibi seçkin bir şahsiyeti bir kere görmüş, bundan sonra göremeyecektir.”
İNSANLIK YÜCE RESUL’E (S.A.V.) MUHTAÇ
Nasıl ki, yüce Resul’ün (S.A.V.) gönderildiği dönemde, insanlar putlara tapmış, zayıflar ezilmiş, dünya yaşanmaz hale gelmişse; bugün de öyle! İnsanlık yine bunaldı, yine mutluluğa hasret kaldı. Fakat reçete aynı: Allah ve Resulü’nün yolu. Hani şair diyor ya: “Ya Resulûllah, sen her zaman 40 yaşındasın / Her zaman ümmetinin başındasın!”
Resul’ün (S.A.V.) Allah’tan getirdiği prensipler, her zaman canlı ve tazeliğini korumaktadır. Sanki Allah Resul’ü (S.A.V.) biraz önce Hira’dan inmiş gibi. “Zaman ihtiyarladıkça, Kur’an’ın hükümleri gençleşmektedir.” (Said Nursî)
Çare ve çözüm İslâm’dadır. “İslâm üstündür, ondan üstün bir din yoktur.” Hükümleri evrenseldir, dünya durdukça geçerliliğini koruyacaktır. Akif’in, “Rücû etsin Müslümanlar sadr-ı İslâm’a” dediği gibi; Müslüman olarak çözüm ve kurtuluş yolunu yalnız Kitap ve Sünnet’te arayacak, yeniden İslâm’a döneceğiz. Kur’an’ın nasıl yaşanacağı konusunda insanlığa örnek olan Allah Resulü’nün (S.A.V.) sünnetine tâbi olacağız.
Rabbimiz buyurur: “(Ey Habîbim!) Onlara de ki; eğer Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Ali İmran, 31)
Arif Nihat Asya meramımızı ne güzel ifade eder: “Gel ey Muhammed / Hacdan döner gibi gel / Miraçtan iner gibi gel / Bekliyoruz yıllardır.”
Müslümanların beklediği Peygamber Efendimizin (S.A.V.) şahsı değil; O’nun (S.A.V.) bize miras bıraktığı sünneti (yolu)’dir. “Bin yolda yol bu yol.” (N. Fazıl)
Bütün gücümüzü yüce Resul’ü (S.A.V.) daha iyi anlamak için harcasak yine azdır. Çünkü O’nun (S.A.V.) sünnetine muhtacız.