Unesco nun Mevlâna nın doğumunun 800. yılı geride kaldı, 801. yıla girdik. Nasreddin hoca nın doğumunun 800. yılı, Mehmed Âkif in ölümünün 81. yılına girdik. Kültür Bakanlığı 2008 yılını Yahya Kemal yılı ilan etti. Erdem Bayazıt ın yazı hayatının 50. yılı.

Yoğun bir hayatın insanı kuşatmışlığında yol almak. Ocak ayı Mehmet Akif İnan ın ölüm yıldönümü. Zaman ne çabuk geçiyor. Baş döndürücü bir hızı var.

Mevlâna topraklarında Mehmed Âkif i konuşmak. Âkif i konuşurken Mevlânasız yapamamak.

Mevlâna nın şehrine giderken içim bir hüzünle yüklenir. Bu şehrin durumu beni şaşırtır. Modern kent Mevlâna yı kuşatmış. Tuhaflık burada. Yadırgadığım yanı da burası.

Mehmed Âkif i konuşmak üzere gittiğim Konya ya gider gitmez soğuk ve devasa binaların arasından ilerlerken, Selçuklu, yani Mevlâna Konya sını görememek ne kadar hüzünlü bir durum.

Konya ruhen mustarip bir şehir. Tarihin hemen her döneminde bunu yaşamış. Mevlâna hazretleri zamanında Moğol istilâsını hazretin himmetiyle savuşturmuş. Aynı zaman diliminde yaşayan Nasreddin Hoca işi hikmet yüklü muzipliğe vurmuş bu belâlı zamanı. Güldürürken ağlamış, düşündürmüş Ne çok hikmet kapımız var bizim.

Âkif ise Milli Mücadele zamanında gene bir talihsizliği gidermeye çalışmak için gider  Konya ya. Onun karşılaştığı tablo şaşırtıcıdır. Âkif, bir yanda yetişmiş, mühendis olmuş birinin halkın karşısındaki tutumunun tanığı. Halkın onu dışlaması, onun halkı umursamaması. Gene bir sefalet örneği. Mühendis, batının kirli sularına bulanmış. Doğu, kendi içine kapanarak yozlaşmış, sıradanlaşmış.

Şimdilerde ise Moğol istilasından beter bir istila yaşanıyor.

Şehre girerken hep Mevlâna nın, Selçuklunun izlerini aradım durdum. Dostlarla, arkadaşlarla gezerken, kulağım onlarda, ama gözlerim bir tarayıcı gibi. Bir şeyi bulup yakalama sevdasında. Mevlâna Hazretleri ruhaniyetiyle çerçevelenmiş, kuşatılmış. Yabancı gözlülerin bakışı altında bambaşka bir hale ve duruma bürünmüş. Bu şehre dışarıdan biri gelse Mevlâna nın ruhaniyetinden hiçbir şey hissedemeyecek. Mevlâna şehri demeye bin şahit ister, bin rehber gerek, bin türlü dolambaçlardan geçerek onu bulmak için. Biraz eski bir yapı görsem, ya da bir iz. Bir ev çıktı karşıma, belki bundan birkaç on yıl öncesine ait. O bile bir umut ışığı. Eski il özel idaresi binası metruk. Bundan birkaç yıl evvel Bulgaristan dan geçerken terk edilmiş fabrika binalarının halini görünce içim cızz etmişti, insanlık adına, tıpkı onun gibi.

Modern hayat çok sıradan. Estetik zevki yok. Binaları yan yana dizen bir rekabet duygusuyla daha yükseklere taşıyanlar daha çok kazanmaktan başka bir şey yapmış değil. On katlı bir bina dikilse onun karşısına daha bir büyüğü yapılır. Balkonları olur. Balkonlarda çocuklar ve çamaşırlar olur. Evin mahremiyeti ve intiharı orada belirir. Ah bu modern hayat, ah bu Mevlânasızlık.

Uçakta tefeül edip Mesnevi yi okurken önüme çıkan metin beni irkiltmedi değil. Kendi kendimle hesaplaşmak zorunda kaldım. Ben diyorsam bu şehri temsil ediyorum, bu insanlığı ve bu zamanı.

Halayığına gönlünü kaptıran efendisinin hali ve durumu, şaşırtıcı ve irkiltici bir o kadar da merak uyandırıcı. Mevlâna insanlığın sırlarını can evinden yakalıyor, önüne sürüveriyor. Olanları ve olabilecekleri yaşatıyor insana. O hayatın içindedir ve olduğu gibidir. Bunu yaparken kişinin yüz kızarıklığını da, ruh sarsıntısını da, havfını da, dersini de, hikmetini de oradan çıkarıyor, bir tepsi üzerinde kendisine sunuyor. Bunu sade bir anlatımla yapıyor. Bazen insanı öylesine bir yüceliğe taşıyor ki, insan o yücelikte manevi bir haz alıyor. Bazen boşluğa bırakıyor, bir kristalin dağılması gibi dağılıyor. Nasuh tövbesi bölümünde öyle gergin bir andır ki. Yer yarılsa da insanı içine alacak cinsten bir andır o an. Bunu bütün şiddetiyle yaşatır insana.

Anlayabilecekler için büyük bir hazinedir Mesnevi. Hikmetler kitabı. Hem efendinin hem halayığın gözü ve gönlü kayınca tedbir de yetmiyor olabilir. Tedbirin ötesinde bir başka şey vardır. İnsanı çekip götürür. Artık o iradesinin iplerini bir başka şeye kaptırmış demektir. Efendinin de halayığın da gönülleri birbirini bulunca artık hiçbir engel kalmıyor. Her şeyi silip süpürüyor. Nefis, o tedbir denilen şeyi dinlemiyor. Kişiye jandarma olan bekçiyi de bir gaflet anında yakalıyor. Büyük konuşmaya gelmiyor. Haddini bilmek, kendini bilmektir. Had bilinmeyince nefs denen o zalim her şeyi yakıp yıkıyor. Zamanın efendileri gözlerini asıldan ayırmışlar. Halayıkların peşinde koşturup duruyorlar. Çünkü asıl da ortada yok. Tuhaf bir durum. Bu yüzden nefs denen firavun, hayat o kadar çok şeyi dahil ediyor ki şaşılır.

Şehrin bir yerinde durmak veya şehri dışarıdan dolaşma o ruhu insana solutmuyor.

Şehirlere renk veren büyük zatlardır. Hazreti Mevlâna Konya ya renk veren tek kişi. Diğerleri, dost ve arkadaşları güneşin etrafındaki yıldızlar gibidir.

Teşekkür ve not:

05.01.2008 Tarihinde Anadolu Gençlik Derneğimizin İstanbul Şubesi nin Üniversite Öğrenci komisyonunun düzenlediği: "Akif Duruşlu Âsım" Konulu konferansımız beni son derece mutlu etti. Gençlik bilinci ve duyarlığı öne çıktı. Yöneticilerine ve sevgili gençlere teşekkür ediyorum.

06.01.2008 Tarihinde İlim Yayma Cemiyeti Konya şubesinin değerli yöneticilerinin daveti üzere Konya daydım. Cemiyet başkanımız: Mehmet İncili, Yardımcısı Muhsin Görgiligil, Eğitim Müdürü Gökhan Güzel, Hicret Yurt Müdürü Arif Özsarı, yazar ve sevgili dostum Duran Çetin Beylere selâm, sevgi ve teşekkürlerimi sunuyorum.