Tefekkür ve Tasavvuf dünyamızın zirve şahsiyetlerinden
Mevlâna Celâleddin Rumî’nin (k.s) Hakk’a vuslatının 739. yılındayız. Bu
münasebetle, başta Konya olmak üzere, bazı yerlerde Mevlâna Hazretleri adına
programlar yapılıyor, merasimler düzenleniyor. Buna rağmen, evrensel olabilmiş
nadir sanatçılardan olan Mevlâna hazretlerinin hayat anlayışı toplumumuza ne
kadar yansıyor, dersiniz Meselâ, öğrenim çağındaki gençlerimize bu konu ile
ilgili soru yönelttiğimizde ne ölçüde cevap alabiliyoruz
Mevlâna hazretleri gibi Allah aşkı, Peygamber sevgisi, İslâmî
hassasiyetleri ile temâyüz etmiş bir tefekkür adamının yalnız resmî protokoller
ve folklorik gösterilerle anılmasının yeterli olmadığı açık değil mi O yüzden,
genç neslin Mevlâna Hazretlerinin yetiştiği ortam ve eserlerine yönelerek onu
anlamaya çalışması gerekmez mi Çünkü, tefekkür derinliği konusunda zirve
yapmış sanatçılarımızı tanımadan, bugünkü düşünce kısırlığından nasıl
kurtulabiliriz
Mevlâna, sağlam ve köklü bir eğitim almış, İslâmî ilimlere
olan vukufiyeti, derinlikli bir Allah ve Peygamber aşkının oluşmasına yol
açmıştır. Tasavvuf büyüklerinden Şemsi Tebrizî ile tanışması gönül âleminin
zenginleşmesine vesile olmuştur. Mevlâna’nın gönlünü bütün insanlığa açmasının
temelinde hocası Şems’ten aldığı feyiz ve tefekkür derinliğinin izleri vardır. Bu
sebeple, Mevlâna Hazretleri hocası Şems’e büyük hürmet ve itibar etmiş, ayrı
düştüğü zamanlarda bile bağlılık ve sevgisini devam ettirmiştir. Bu bir sadakat
ve kadirşinaslıktır ki; hak ve hakikata ulaştırma vesilesi olan gönül erlerine
karşı duyulması gereken minnettarlığın göstergesidir.
GÜNÜL OKŞAYICI BİR SÖYLEM
Mevlâna, en girift düşünceleri, konuya uygun düşen ibretli
kıssalarla kolay anlaşılır hale getirmiştir. Hikmetli ve nükteli üslubu ile
gönül okşayıcı bir söylem oluşturmuştur. Gerçekte, kıssa anlatımı Kur’an-ı
Kerim’de de vardır. Kur’an’daki kıssalar, Allah’ın kullarına Tevhid
mücadelesini tanıtır.
Mevlâna’nın hocası Şems’le tanışması “iki denizin buluşması”
ifadesi ile anlatılır. İki gönül sultanının beraberliğini çekemeyen bazı
kişiler dedikoduya başlarlar. Bu düşmanca tavırlar sebebiyle, bir gün Şems
ortadan kaybolur. Mevlâna bu duruma çok üzülür. Hatta, iki kere Şems’i aramak
için Şam’a gider; fakat bulamaz, geri döner.
Birinde, bir adam hızla kapıdan girerek, “Şems geldi”
müjdesini getirir. Mevlâna, o kişiye hırkasını hediye eder. O adamı tanıyan
birisi de “Efendim, bu adam sizi mutlu etmek için yalan söyledi” der. Mevlâna
da, “Biz o işin yalanına hırkamızı verdik, doğru olsaydı canımızı verirdik”
der. İşte, Mevlâna’nın feyiz aldığı hocasına bağlılığı bu ölçüde kuvvetlidir.
Mevlâna Mesnevi’sinde, öğrendiği bilgi kırıntıları ile
gururlananlar için şu kıssayı anlatır: Bir gemici ile bir gramer bilgini uzun
bir yolculuğa çıkarlar. Gramer bilgini üstünlüğünü gösterebilmek için gemiciye,
“Gramer bilir misin ” diye sorar. Gemici, bilmediğini söyleyince “Eyvah, gitti
ömrünün yarısı” der. Olgun ve gün görmüş gemici susar ve sabreder. Bir süre
sonra kuvvetli bir fırtına çıkar. Gemi sarsılır, neredeyse alabora olma
noktasına gelir. Ölümle burun buruna oldukları bir noktada gemici sorar:
“Efendim, yüzme bilir misiniz “Hayır!” cevabını alınca, “Eyvah!” der, “gitti
ömrünüzün hepsi!”
Edep ve ağır başlılığı sebebiyle sükut edenlerin olgunluğunu
bir Rubai’sinde şöyle ifade eder: “Suskunluğumuz, edebimizdendir, / Değilse,
her soruya verilecek cevabımız var. /Ancak, önce konuşmaya bakarız, söz mü
diye, / Sonra, kişiye bakarız, adam mı diye.”
HAKK’A VUSLAT: DÜĞÜN GECESİ
Mevlâna, her problemin çözümünü “aşk”ta bulur. Dağları
aşıran, sıkıntıları sona erdiren “aşk”tır. Aşkla yapılan işler kolaylaşır,
insanı mutlu eder ve hedefe götürür. Mesnevi’sinde şöyle der: “Sevgiyle acılar
tatlılaşır; sevgiyle dertler şifa bulur; sevgiyle ölü kalpler dirilir; sevgiyle
padişahlar kul olur.”
Gönüller sultanı Mevlâna, devamlı kendisini bilgi ile
yeniler; her günün hakkını vermeye çalışır; hep ileriye bakar: “Dün gitti,
önceki gün geçti, gün bugündür. Ne kadar söz varsa dünle beraber gitti, / Şimdi
yeni şeyler söylemek lazım.” (142. Rubai)
İslâm kültüründe, büyük zatların daha çok doğum günleri
kutlanır, Mevlâna’nın ise ölüm günü kutlanıyor. Çünkü Mevlâna, ölümü vuslat
(Allah’a kavuşma günü) olarak kabul eder, öldüğü günü Şeb-i Arus (düğün gecesi)
olarak belirtir. Mevlâna, vefat ettiği 17 Aralık’ta anılır, merasimler yapılır.
Vefatına yakın söylediği bir gazelinde şöyle demişti: “Öldüğüm gün, tabutumu
omuzlar üzerinde gördüğün zaman, bende bu cihanın derdi var sanma… Bana ağlama,
yazık yazık, vah vah deme… Şeytanın tuzağına düşersen vah vah’ın sırası o
vakittir. Cenazemi gördüğün zaman, ayrılık ayrılık deme. Benim buluşmam,
görüşmem o zamandır. Mezar, hapishane gibi görünür ama, aslında can’ın hapisten
kurtuluşudur.”
Engin bir Allah aşkı ve Rasül sevgisiyle yaşayıp İslâm’ı
derinlemesine algılayan büyük tefekkür adamı Mevlâna’yı neden yeteri kadar
tanımayız, bilmem ki Hep düşünmüşümdür: Öğretmenler, öğrencilerini nasıl böyle
bir hazineden mahrum ederler Hocalar cemaatine niçin zaman zaman Mevlana’nın
düşünce ve kıssalarını anlatmazlar Aydınlar, evrenselliği yakalamış ve
Müslümanların gülen yüzü durumundaki Mevlana’yı niçin özümsemezler
Mevlana, Yunus Emre, Hoca Ahmet Yesevi, Fuzȗli, Şeyh Galip
gibi hazine değerindeki derinlikli tefekkür adamlarımızdan mahrum kaldıkça
kifayetsiz muhterisler artacak, düşünce kısırlığının getirdiği kısır döngü
devam edecektir.
Mevlâna ve biz
Tefekkür ve Tasavvuf dünyamızın zirve şahsiyetlerinden
Mevlâna Celâleddin Rumî’nin (k.s) Hakk’a vuslatının 739. yılındayız. Bu
münasebetle, başta Konya olmak üzere, bazı yerlerde Mevlâna Hazretleri adına
programlar yapılıyor, merasimler düzenleniyor. Buna rağmen, evrensel olabilmiş
nadir sanatçılardan olan Mevlâna hazretlerinin hayat anlayışı toplumumuza ne
kadar yansıyor, dersiniz Meselâ, öğrenim çağındaki gençlerimize bu konu ile
ilgili soru yönelttiğimizde ne ölçüde cevap alabiliyoruz
Mevlâna hazretleri gibi Allah aşkı, Peygamber sevgisi, İslâmî
hassasiyetleri ile temâyüz etmiş bir tefekkür adamının yalnız resmî protokoller
ve folklorik gösterilerle anılmasının yeterli olmadığı açık değil mi O yüzden,
genç neslin Mevlâna Hazretlerinin yetiştiği ortam ve eserlerine yönelerek onu
anlamaya çalışması gerekmez mi Çünkü, tefekkür derinliği konusunda zirve
yapmış sanatçılarımızı tanımadan, bugünkü düşünce kısırlığından nasıl
kurtulabiliriz
Mevlâna, sağlam ve köklü bir eğitim almış, İslâmî ilimlere
olan vukufiyeti, derinlikli bir Allah ve Peygamber aşkının oluşmasına yol
açmıştır. Tasavvuf büyüklerinden Şemsi Tebrizî ile tanışması gönül âleminin
zenginleşmesine vesile olmuştur. Mevlâna’nın gönlünü bütün insanlığa açmasının
temelinde hocası Şems’ten aldığı feyiz ve tefekkür derinliğinin izleri vardır. Bu
sebeple, Mevlâna Hazretleri hocası Şems’e büyük hürmet ve itibar etmiş, ayrı
düştüğü zamanlarda bile bağlılık ve sevgisini devam ettirmiştir. Bu bir sadakat
ve kadirşinaslıktır ki; hak ve hakikata ulaştırma vesilesi olan gönül erlerine
karşı duyulması gereken minnettarlığın göstergesidir.
GÜNÜL OKŞAYICI BİR SÖYLEM
Mevlâna, en girift düşünceleri, konuya uygun düşen ibretli
kıssalarla kolay anlaşılır hale getirmiştir. Hikmetli ve nükteli üslubu ile
gönül okşayıcı bir söylem oluşturmuştur. Gerçekte, kıssa anlatımı Kur’an-ı
Kerim’de de vardır. Kur’an’daki kıssalar, Allah’ın kullarına Tevhid
mücadelesini tanıtır.
Mevlâna’nın hocası Şems’le tanışması “iki denizin buluşması”
ifadesi ile anlatılır. İki gönül sultanının beraberliğini çekemeyen bazı
kişiler dedikoduya başlarlar. Bu düşmanca tavırlar sebebiyle, bir gün Şems
ortadan kaybolur. Mevlâna bu duruma çok üzülür. Hatta, iki kere Şems’i aramak
için Şam’a gider; fakat bulamaz, geri döner.
Birinde, bir adam hızla kapıdan girerek, “Şems geldi”
müjdesini getirir. Mevlâna, o kişiye hırkasını hediye eder. O adamı tanıyan
birisi de “Efendim, bu adam sizi mutlu etmek için yalan söyledi” der. Mevlâna
da, “Biz o işin yalanına hırkamızı verdik, doğru olsaydı canımızı verirdik”
der. İşte, Mevlâna’nın feyiz aldığı hocasına bağlılığı bu ölçüde kuvvetlidir.
Mevlâna Mesnevi’sinde, öğrendiği bilgi kırıntıları ile
gururlananlar için şu kıssayı anlatır: Bir gemici ile bir gramer bilgini uzun
bir yolculuğa çıkarlar. Gramer bilgini üstünlüğünü gösterebilmek için gemiciye,
“Gramer bilir misin ” diye sorar. Gemici, bilmediğini söyleyince “Eyvah, gitti
ömrünün yarısı” der. Olgun ve gün görmüş gemici susar ve sabreder. Bir süre
sonra kuvvetli bir fırtına çıkar. Gemi sarsılır, neredeyse alabora olma
noktasına gelir. Ölümle burun buruna oldukları bir noktada gemici sorar:
“Efendim, yüzme bilir misiniz “Hayır!” cevabını alınca, “Eyvah!” der, “gitti
ömrünüzün hepsi!”
Edep ve ağır başlılığı sebebiyle sükut edenlerin olgunluğunu
bir Rubai’sinde şöyle ifade eder: “Suskunluğumuz, edebimizdendir, / Değilse,
her soruya verilecek cevabımız var. /Ancak, önce konuşmaya bakarız, söz mü
diye, / Sonra, kişiye bakarız, adam mı diye.”
HAKK’A VUSLAT: DÜĞÜN GECESİ
Mevlâna, her problemin çözümünü “aşk”ta bulur. Dağları
aşıran, sıkıntıları sona erdiren “aşk”tır. Aşkla yapılan işler kolaylaşır,
insanı mutlu eder ve hedefe götürür. Mesnevi’sinde şöyle der: “Sevgiyle acılar
tatlılaşır; sevgiyle dertler şifa bulur; sevgiyle ölü kalpler dirilir; sevgiyle
padişahlar kul olur.”
Gönüller sultanı Mevlâna, devamlı kendisini bilgi ile
yeniler; her günün hakkını vermeye çalışır; hep ileriye bakar: “Dün gitti,
önceki gün geçti, gün bugündür. Ne kadar söz varsa dünle beraber gitti, / Şimdi
yeni şeyler söylemek lazım.” (142. Rubai)
İslâm kültüründe, büyük zatların daha çok doğum günleri
kutlanır, Mevlâna’nın ise ölüm günü kutlanıyor. Çünkü Mevlâna, ölümü vuslat
(Allah’a kavuşma günü) olarak kabul eder, öldüğü günü Şeb-i Arus (düğün gecesi)
olarak belirtir. Mevlâna, vefat ettiği 17 Aralık’ta anılır, merasimler yapılır.
Vefatına yakın söylediği bir gazelinde şöyle demişti: “Öldüğüm gün, tabutumu
omuzlar üzerinde gördüğün zaman, bende bu cihanın derdi var sanma… Bana ağlama,
yazık yazık, vah vah deme… Şeytanın tuzağına düşersen vah vah’ın sırası o
vakittir. Cenazemi gördüğün zaman, ayrılık ayrılık deme. Benim buluşmam,
görüşmem o zamandır. Mezar, hapishane gibi görünür ama, aslında can’ın hapisten
kurtuluşudur.”
Engin bir Allah aşkı ve Rasül sevgisiyle yaşayıp İslâm’ı
derinlemesine algılayan büyük tefekkür adamı Mevlâna’yı neden yeteri kadar
tanımayız, bilmem ki Hep düşünmüşümdür: Öğretmenler, öğrencilerini nasıl böyle
bir hazineden mahrum ederler Hocalar cemaatine niçin zaman zaman Mevlana’nın
düşünce ve kıssalarını anlatmazlar Aydınlar, evrenselliği yakalamış ve
Müslümanların gülen yüzü durumundaki Mevlana’yı niçin özümsemezler
Mevlana, Yunus Emre, Hoca Ahmet Yesevi, Fuzȗli, Şeyh Galip
gibi hazine değerindeki derinlikli tefekkür adamlarımızdan mahrum kaldıkça
kifayetsiz muhterisler artacak, düşünce kısırlığının getirdiği kısır döngü
devam edecektir.
Mevlâna ve biz
Tefekkür ve Tasavvuf dünyamızın zirve şahsiyetlerinden
Mevlâna Celâleddin Rumî’nin (k.s) Hakk’a vuslatının 739. yılındayız. Bu
münasebetle, başta Konya olmak üzere, bazı yerlerde Mevlâna Hazretleri adına
programlar yapılıyor, merasimler düzenleniyor. Buna rağmen, evrensel olabilmiş
nadir sanatçılardan olan Mevlâna hazretlerinin hayat anlayışı toplumumuza ne
kadar yansıyor, dersiniz Meselâ, öğrenim çağındaki gençlerimize bu konu ile
ilgili soru yönelttiğimizde ne ölçüde cevap alabiliyoruz
Mevlâna hazretleri gibi Allah aşkı, Peygamber sevgisi, İslâmî
hassasiyetleri ile temâyüz etmiş bir tefekkür adamının yalnız resmî protokoller
ve folklorik gösterilerle anılmasının yeterli olmadığı açık değil mi O yüzden,
genç neslin Mevlâna Hazretlerinin yetiştiği ortam ve eserlerine yönelerek onu
anlamaya çalışması gerekmez mi Çünkü, tefekkür derinliği konusunda zirve
yapmış sanatçılarımızı tanımadan, bugünkü düşünce kısırlığından nasıl
kurtulabiliriz
Mevlâna, sağlam ve köklü bir eğitim almış, İslâmî ilimlere
olan vukufiyeti, derinlikli bir Allah ve Peygamber aşkının oluşmasına yol
açmıştır. Tasavvuf büyüklerinden Şemsi Tebrizî ile tanışması gönül âleminin
zenginleşmesine vesile olmuştur. Mevlâna’nın gönlünü bütün insanlığa açmasının
temelinde hocası Şems’ten aldığı feyiz ve tefekkür derinliğinin izleri vardır. Bu
sebeple, Mevlâna Hazretleri hocası Şems’e büyük hürmet ve itibar etmiş, ayrı
düştüğü zamanlarda bile bağlılık ve sevgisini devam ettirmiştir. Bu bir sadakat
ve kadirşinaslıktır ki; hak ve hakikata ulaştırma vesilesi olan gönül erlerine
karşı duyulması gereken minnettarlığın göstergesidir.
GÜNÜL OKŞAYICI BİR SÖYLEM
Mevlâna, en girift düşünceleri, konuya uygun düşen ibretli
kıssalarla kolay anlaşılır hale getirmiştir. Hikmetli ve nükteli üslubu ile
gönül okşayıcı bir söylem oluşturmuştur. Gerçekte, kıssa anlatımı Kur’an-ı
Kerim’de de vardır. Kur’an’daki kıssalar, Allah’ın kullarına Tevhid
mücadelesini tanıtır.
Mevlâna’nın hocası Şems’le tanışması “iki denizin buluşması”
ifadesi ile anlatılır. İki gönül sultanının beraberliğini çekemeyen bazı
kişiler dedikoduya başlarlar. Bu düşmanca tavırlar sebebiyle, bir gün Şems
ortadan kaybolur. Mevlâna bu duruma çok üzülür. Hatta, iki kere Şems’i aramak
için Şam’a gider; fakat bulamaz, geri döner.
Birinde, bir adam hızla kapıdan girerek, “Şems geldi”
müjdesini getirir. Mevlâna, o kişiye hırkasını hediye eder. O adamı tanıyan
birisi de “Efendim, bu adam sizi mutlu etmek için yalan söyledi” der. Mevlâna
da, “Biz o işin yalanına hırkamızı verdik, doğru olsaydı canımızı verirdik”
der. İşte, Mevlâna’nın feyiz aldığı hocasına bağlılığı bu ölçüde kuvvetlidir.
Mevlâna Mesnevi’sinde, öğrendiği bilgi kırıntıları ile
gururlananlar için şu kıssayı anlatır: Bir gemici ile bir gramer bilgini uzun
bir yolculuğa çıkarlar. Gramer bilgini üstünlüğünü gösterebilmek için gemiciye,
“Gramer bilir misin ” diye sorar. Gemici, bilmediğini söyleyince “Eyvah, gitti
ömrünün yarısı” der. Olgun ve gün görmüş gemici susar ve sabreder. Bir süre
sonra kuvvetli bir fırtına çıkar. Gemi sarsılır, neredeyse alabora olma
noktasına gelir. Ölümle burun buruna oldukları bir noktada gemici sorar:
“Efendim, yüzme bilir misiniz “Hayır!” cevabını alınca, “Eyvah!” der, “gitti
ömrünüzün hepsi!”
Edep ve ağır başlılığı sebebiyle sükut edenlerin olgunluğunu
bir Rubai’sinde şöyle ifade eder: “Suskunluğumuz, edebimizdendir, / Değilse,
her soruya verilecek cevabımız var. /Ancak, önce konuşmaya bakarız, söz mü
diye, / Sonra, kişiye bakarız, adam mı diye.”
HAKK’A VUSLAT: DÜĞÜN GECESİ
Mevlâna, her problemin çözümünü “aşk”ta bulur. Dağları
aşıran, sıkıntıları sona erdiren “aşk”tır. Aşkla yapılan işler kolaylaşır,
insanı mutlu eder ve hedefe götürür. Mesnevi’sinde şöyle der: “Sevgiyle acılar
tatlılaşır; sevgiyle dertler şifa bulur; sevgiyle ölü kalpler dirilir; sevgiyle
padişahlar kul olur.”
Gönüller sultanı Mevlâna, devamlı kendisini bilgi ile
yeniler; her günün hakkını vermeye çalışır; hep ileriye bakar: “Dün gitti,
önceki gün geçti, gün bugündür. Ne kadar söz varsa dünle beraber gitti, / Şimdi
yeni şeyler söylemek lazım.” (142. Rubai)
İslâm kültüründe, büyük zatların daha çok doğum günleri
kutlanır, Mevlâna’nın ise ölüm günü kutlanıyor. Çünkü Mevlâna, ölümü vuslat
(Allah’a kavuşma günü) olarak kabul eder, öldüğü günü Şeb-i Arus (düğün gecesi)
olarak belirtir. Mevlâna, vefat ettiği 17 Aralık’ta anılır, merasimler yapılır.
Vefatına yakın söylediği bir gazelinde şöyle demişti: “Öldüğüm gün, tabutumu
omuzlar üzerinde gördüğün zaman, bende bu cihanın derdi var sanma… Bana ağlama,
yazık yazık, vah vah deme… Şeytanın tuzağına düşersen vah vah’ın sırası o
vakittir. Cenazemi gördüğün zaman, ayrılık ayrılık deme. Benim buluşmam,
görüşmem o zamandır. Mezar, hapishane gibi görünür ama, aslında can’ın hapisten
kurtuluşudur.”
Engin bir Allah aşkı ve Rasül sevgisiyle yaşayıp İslâm’ı
derinlemesine algılayan büyük tefekkür adamı Mevlâna’yı neden yeteri kadar
tanımayız, bilmem ki Hep düşünmüşümdür: Öğretmenler, öğrencilerini nasıl böyle
bir hazineden mahrum ederler Hocalar cemaatine niçin zaman zaman Mevlana’nın
düşünce ve kıssalarını anlatmazlar Aydınlar, evrenselliği yakalamış ve
Müslümanların gülen yüzü durumundaki Mevlana’yı niçin özümsemezler
Mevlana, Yunus Emre, Hoca Ahmet Yesevi, Fuzȗli, Şeyh Galip
gibi hazine değerindeki derinlikli tefekkür adamlarımızdan mahrum kaldıkça
kifayetsiz muhterisler artacak, düşünce kısırlığının getirdiği kısır döngü
devam edecektir.
Tefekkür ve Tasavvuf dünyamızın zirve şahsiyetlerinden
Mevlâna Celâleddin Rumî’nin (k.s) Hakk’a vuslatının 739. yılındayız. Bu
münasebetle, başta Konya olmak üzere, bazı yerlerde Mevlâna Hazretleri adına
programlar yapılıyor, merasimler düzenleniyor. Buna rağmen, evrensel olabilmiş
nadir sanatçılardan olan Mevlâna hazretlerinin hayat anlayışı toplumumuza ne
kadar yansıyor, dersiniz Meselâ, öğrenim çağındaki gençlerimize bu konu ile
ilgili soru yönelttiğimizde ne ölçüde cevap alabiliyoruz
Mevlâna hazretleri gibi Allah aşkı, Peygamber sevgisi, İslâmî
hassasiyetleri ile temâyüz etmiş bir tefekkür adamının yalnız resmî protokoller
ve folklorik gösterilerle anılmasının yeterli olmadığı açık değil mi O yüzden,
genç neslin Mevlâna Hazretlerinin yetiştiği ortam ve eserlerine yönelerek onu
anlamaya çalışması gerekmez mi Çünkü, tefekkür derinliği konusunda zirve
yapmış sanatçılarımızı tanımadan, bugünkü düşünce kısırlığından nasıl
kurtulabiliriz
Mevlâna, sağlam ve köklü bir eğitim almış, İslâmî ilimlere
olan vukufiyeti, derinlikli bir Allah ve Peygamber aşkının oluşmasına yol
açmıştır. Tasavvuf büyüklerinden Şemsi Tebrizî ile tanışması gönül âleminin
zenginleşmesine vesile olmuştur. Mevlâna’nın gönlünü bütün insanlığa açmasının
temelinde hocası Şems’ten aldığı feyiz ve tefekkür derinliğinin izleri vardır. Bu
sebeple, Mevlâna Hazretleri hocası Şems’e büyük hürmet ve itibar etmiş, ayrı
düştüğü zamanlarda bile bağlılık ve sevgisini devam ettirmiştir. Bu bir sadakat
ve kadirşinaslıktır ki; hak ve hakikata ulaştırma vesilesi olan gönül erlerine
karşı duyulması gereken minnettarlığın göstergesidir.
GÜNÜL OKŞAYICI BİR SÖYLEM
Mevlâna, en girift düşünceleri, konuya uygun düşen ibretli
kıssalarla kolay anlaşılır hale getirmiştir. Hikmetli ve nükteli üslubu ile
gönül okşayıcı bir söylem oluşturmuştur. Gerçekte, kıssa anlatımı Kur’an-ı
Kerim’de de vardır. Kur’an’daki kıssalar, Allah’ın kullarına Tevhid
mücadelesini tanıtır.
Mevlâna’nın hocası Şems’le tanışması “iki denizin buluşması”
ifadesi ile anlatılır. İki gönül sultanının beraberliğini çekemeyen bazı
kişiler dedikoduya başlarlar. Bu düşmanca tavırlar sebebiyle, bir gün Şems
ortadan kaybolur. Mevlâna bu duruma çok üzülür. Hatta, iki kere Şems’i aramak
için Şam’a gider; fakat bulamaz, geri döner.
Birinde, bir adam hızla kapıdan girerek, “Şems geldi”
müjdesini getirir. Mevlâna, o kişiye hırkasını hediye eder. O adamı tanıyan
birisi de “Efendim, bu adam sizi mutlu etmek için yalan söyledi” der. Mevlâna
da, “Biz o işin yalanına hırkamızı verdik, doğru olsaydı canımızı verirdik”
der. İşte, Mevlâna’nın feyiz aldığı hocasına bağlılığı bu ölçüde kuvvetlidir.
Mevlâna Mesnevi’sinde, öğrendiği bilgi kırıntıları ile
gururlananlar için şu kıssayı anlatır: Bir gemici ile bir gramer bilgini uzun
bir yolculuğa çıkarlar. Gramer bilgini üstünlüğünü gösterebilmek için gemiciye,
“Gramer bilir misin ” diye sorar. Gemici, bilmediğini söyleyince “Eyvah, gitti
ömrünün yarısı” der. Olgun ve gün görmüş gemici susar ve sabreder. Bir süre
sonra kuvvetli bir fırtına çıkar. Gemi sarsılır, neredeyse alabora olma
noktasına gelir. Ölümle burun buruna oldukları bir noktada gemici sorar:
“Efendim, yüzme bilir misiniz “Hayır!” cevabını alınca, “Eyvah!” der, “gitti
ömrünüzün hepsi!”
Edep ve ağır başlılığı sebebiyle sükut edenlerin olgunluğunu
bir Rubai’sinde şöyle ifade eder: “Suskunluğumuz, edebimizdendir, / Değilse,
her soruya verilecek cevabımız var. /Ancak, önce konuşmaya bakarız, söz mü
diye, / Sonra, kişiye bakarız, adam mı diye.”
HAKK’A VUSLAT: DÜĞÜN GECESİ
Mevlâna, her problemin çözümünü “aşk”ta bulur. Dağları
aşıran, sıkıntıları sona erdiren “aşk”tır. Aşkla yapılan işler kolaylaşır,
insanı mutlu eder ve hedefe götürür. Mesnevi’sinde şöyle der: “Sevgiyle acılar
tatlılaşır; sevgiyle dertler şifa bulur; sevgiyle ölü kalpler dirilir; sevgiyle
padişahlar kul olur.”
Gönüller sultanı Mevlâna, devamlı kendisini bilgi ile
yeniler; her günün hakkını vermeye çalışır; hep ileriye bakar: “Dün gitti,
önceki gün geçti, gün bugündür. Ne kadar söz varsa dünle beraber gitti, / Şimdi
yeni şeyler söylemek lazım.” (142. Rubai)
İslâm kültüründe, büyük zatların daha çok doğum günleri
kutlanır, Mevlâna’nın ise ölüm günü kutlanıyor. Çünkü Mevlâna, ölümü vuslat
(Allah’a kavuşma günü) olarak kabul eder, öldüğü günü Şeb-i Arus (düğün gecesi)
olarak belirtir. Mevlâna, vefat ettiği 17 Aralık’ta anılır, merasimler yapılır.
Vefatına yakın söylediği bir gazelinde şöyle demişti: “Öldüğüm gün, tabutumu
omuzlar üzerinde gördüğün zaman, bende bu cihanın derdi var sanma… Bana ağlama,
yazık yazık, vah vah deme… Şeytanın tuzağına düşersen vah vah’ın sırası o
vakittir. Cenazemi gördüğün zaman, ayrılık ayrılık deme. Benim buluşmam,
görüşmem o zamandır. Mezar, hapishane gibi görünür ama, aslında can’ın hapisten
kurtuluşudur.”
Engin bir Allah aşkı ve Rasül sevgisiyle yaşayıp İslâm’ı
derinlemesine algılayan büyük tefekkür adamı Mevlâna’yı neden yeteri kadar
tanımayız, bilmem ki Hep düşünmüşümdür: Öğretmenler, öğrencilerini nasıl böyle
bir hazineden mahrum ederler Hocalar cemaatine niçin zaman zaman Mevlana’nın
düşünce ve kıssalarını anlatmazlar Aydınlar, evrenselliği yakalamış ve
Müslümanların gülen yüzü durumundaki Mevlana’yı niçin özümsemezler
Mevlana, Yunus Emre, Hoca Ahmet Yesevi, Fuzȗli, Şeyh Galip
gibi hazine değerindeki derinlikli tefekkür adamlarımızdan mahrum kaldıkça
kifayetsiz muhterisler artacak, düşünce kısırlığının getirdiği kısır döngü
devam edecektir.