Bundan 10-15 sene önce, daha kent yağması veya daha usturuplu ifadesiyle İstanbul’un betonlaşması henüz bu kadar yaygın değilken, yeni yapılan bir sitenin ismi çok ilginç gelmişti. İngilizce isme sahip bir konut bloğu, bir site (o zaman da mağazaların vs isimleri yabancı dildeydi ama en azından konutlara kadar inmemiş bu iş) hayli ilginç ve komik görünmüştü.

Bu sitenin ismi Space Center’dı, hangi firmanın projesiyse artık. Yani, “Uzay Merkezi”. Etrafı yeni gelişen bir muhite ait binalarla, çoğunluğu gecekondudan bozma yapılarla bezeli bir muhitte yükseliyordu bu fantastik isimli site. Böyle bir yerde oturanlar için muhakkak çok zor oluyordu nerede oturduğunu söylemek… “Bilmemne mahallesi, falanca sokak, ilkokulun yanındaki çeşmeden dönün, karşınızda göreceksiniz hemen, Space Center!” İngilizce bilen biri için saçma, bilmeyen birisi için ise anlamsız bir durum olurdu kesin. “Sıpeys Sentır”! Gereksiz bir gayretkeşlik gibi, öylesine manasız, öylesine yapmacık.

Önceki halini de bilmiyorum gerçi, ancak şimdilerde çok da yabancılık çekmiyordur artık Space Center. İslam medeniyetinin güzide bir numunesi olan bu şehirde artık “center”lar, “”city”ler, “lounge”lar bilmemneler havalarda uçuşuyor. Mesele, yabancı dilde isimlere sahip olmaları değil, uyduruk bir melez kimliği veya daha doğrusu saçma sapan bir kimliksizliği, absürd bir özentiliği temsil etmeleri.  Ve çok büyük bir marifetmiş gibi kentin yeni kimliğinin, dokusunun neferi olarak gösterilmeleri.

Öyle ya, artık İstanbul adlı şehrimiz, gökdelenlerle, rezidanslarla, süpersonik AVM’lerle, bol camlı binalarıyla, Dubai işi görgüsüzlük abideleriyle “göz kamaştırıyor”! Elin İngilizi, Fransızı, İtalyanı, gözleri gibi baktıkları şehirlerine, Londra’ya, Paris’e, Roma’ya ve tarihlerine ait tek bir çöp bile barındıran tüm diğer şehirlerine, kasabalarına, köylerine sadık kalırken, üstlerine titrerken, bizler İstanbul gibi bir şehri resmen hiç ediyoruz. Ne uğruna Pis bir rant ve menfaat uğruna.

Saçma sapan tasarımlı ve hiçbir estetiğin yanına bile uğramadığı rant abidelerini dikip 3-5 tane yabancı yatırımcı denilen fırsatçıya satmaktan başka bir derdimiz yok çünkü. Çünkü, Manhattan gibi dünyanın metrekare fiyatı en pahalı yerlerinden birine Central Park gibi bir devasa parkı koymak, bizim nazarımızda akıl ve mantıkla ve da hi cüzdanla bağdaşamaz bir durumdur.

Kentsel dönüşüm adı altında, şehrin merkezindeki çok değerli arsalara, parsellere erişim imkanı elde eden müteahhitlerin menfaati, şehrin kimliğinden, dokusundan ve şehir sakinlerinin selametinin üzerindedir çünkü. Maazallah, bir deprem olsa, toplanma alanı olarak AVM’lerin gösterilmesi de açamaz bizim gözümüzü bu saatten sonra. Yüzlerce yıllık şehirlerini, kasabalarını müze gibi korumak değil, önce apartmana, şimdi de ranta kurban etmek var demek ki içimizde. Binlerce yıllık şehri, ucube bir şişme deve dönüştürmek üzereyiz bu kafayla.

Bir düşünün. İstanbul gibi bir medeniyet beşiği şehirde “modern özentisi” olma uğruna ne acayiplikler var. Mesela, Venedik’in küçük bir kopyası inşa edilebiliyor ve insanlara sunulabiliyor. Oturduğunuz yerine ismi Venezia (yani Vendik) ve San Marco (yani Aziz Marco) Meydanı var mesela oturduğunuz sitenin avlusunda. Hiçbir Avrupa şehrinde İstanbul veya misal Bağdat sitesi diye bir şey akla bile gelir mi

Lafa gelince İslam medeniyeti demek kolay, ancak icraatlara bakınca en başta gelen medeniyet numunesi şehrine bile sahip çıkamamak durumu var. Sahip çıkamamayı bırak, bir de ne idüğü belirsiz bir kimliğe sokma gayreti görülüyor bir de. Sıpeys Sentır’larla, San Marco meydanlarıyla hemhal olup medeniyetçilik oynamaktır bu olsa olsa.