Savaş sanatında kural anlamına gelen bir söz vardır: En iyi savunma, saldırıdır. Elbette bu savunma ve saldırı mantığı, imkan ve hazırlığıyla yürürlüğe konulmalarını tam yerli yerine oturtmaya baştan öngörür. Savunmanın şart olduğu yerlerde lâf olsun diye saldırıya girişmek, mantıktan yoksun olacağı için, sonu da pek hayırlı olmayabilir. Saldırının gerekli olduğu yerde tereddüt gösterip, eldeki imkân ve gücü savunmaya verirseniz, belki mücadeleyi, savaşı, kaybetmeyebilirsiniz ama savunmanız bile beklediğiniz sonucu sağlayamayabilir. I. Dünya Savaşı na Türkiye nin eşdeşiyle Osmanlı Devleti nin girmesini bir olup-bitti halinde ortaya koyan iki Alman savaş gemilerinin Kırım ı bombalamaları mantıktan yoksun saldırının çarpıcı tarihi örneğidir. Çanakkale savaşlarında Anafartalar da Alman komutanın savunma stratejisinin kesin yenilgiyi doğuracak kararına karşı gelinerek Mustafa Kemal in saldırıya yönelik kararı, en iyi savunmanın saldırı olduğunun bir başka çarpıcı örneğidir.

Anadolu nun İngiliz,Fransız, İtalyan güçlerince işgal edilmeye başlanmasına karşı Damat Ferit Hükümetinin bir tür pasif savunma taktiğini bir strateji şeklinde uygulamak istemesi, en iyi savunma saldırıdır, kuralının hiç kavranılamadığını açıkça gösterir. Refik Halit "Minelbab İlelmihrab" isimli hatıratında Mütareke nin bir mantığa dayandığını belirtir. Saldırı şartlarının oluştuğu bir evrede savunmanın yürürlüğe konulmasının nasıl bir aymazlık olduğu da böylece örneklendirilmiş olur. Bu açıdan "Millî Mücadele" ya da "İstiklâl Harbi", en iyi savunmanın saldırı olduğunun somut göstergesi olarak gerçekleşecektir. Savunulan ülke olarak Anadolu dur ama aynı zamanda tarihtir, uygarlıktır. Türk toplumu ve devletidir.

Saldırıyla kastedilen kör bir savaşkanlık, kof bir üstünlük ihtirası, açgözlü bir çıkar doymazlığını gerçekleştirmeye yönelik eylem ve devinim değildir. Varlığın varoluş sürecinde doğal olarak yapmakla zorunlu olduğu devinimdir. Diğer varoluşlar da bu türden devinimin yine doğal olarak öngördüğü ve gerek duyduğu etkinliklerdir. Bunun anlamı birlikte varolma, birlikte yaşama ve ortak barış dünyasıdır.

İslâm, hem bir inanç bütünü olarak, hem bir kültür ve uygarlık besleyici kaynak olarak bu hedefleri kendiliğinden içerir olmuştur. Buna koşut olarak Endülüs te, Türkistan/Maverayiünnehir de, Anadolu da çeşitli örnekleriyle tarihin hafızasına nakşolunmuştur.

Türkiye nin hatırlamadığı, bazan hatırlayamadığı, kimi zaman hatırlamaktan ürktüğü, utandığı, çekindiği, korktuğu, bazan da nefret eder gibi olduğu bu varoluş kipidir. Oysa varlığı zorunlu olarak özünden bu varoluş kipini doğurmaktadır. Bu varoluş kipini tarih de, olgular da, olaylar da "Türk" şeklinde nitelemeye adeta gönüllü bir mecburiyetle onay vermiştir.

Bunun dışında Türkiye, en hafif deyişle, şöyle veya böyle, hep "masanın üzerinde" bir varoluş tipine mahkum durumda kalmıştır, kalmaktadır, denebilir.

Ziyaretiyle değil, ziyareti besleyen ve kışkırtan niyetiyle İngiltere ve İrlanda kraliçesinin ziyareti, imaları (Anıtkabir ziyareti, Bursa yı ziyareti ve Kur ân dinlemesi, cumhurbaşkanına nişan hediyesi vb.), Türkiye nin masanın üzerinde mi, masanın çevresinde kendi varoluş kipinde mi, konumuyla şöyle veya böyle ilişkilidir. Medyanın takdim şekliyle, temsile yetkili durumda olanların tutum tarzıyla her ne kadar masanın üzerinde olmanın bile bir onur seviciliği tarzında kabullenilmesi kuşkusuz bungunluk vericiydi ve içkarartıcıydı. Görgüsüzlükleri ve şımarıklıkları, özden yoksunluğun bir tür nitelenmesi olan "cahillik"e verelim. Unutmayalım ama erdem gereği setredelim, settarü l-uyup olan hürmetine.