Reklamı Kapat

Ne güzel öğretmenimizdin sen İsmail hoca!

Lisede onlarca hoca gelip geçti hayatımızdan. Kimisi bir siluet gibi kaldı hafızamızın bir köşesinde kimisi bir imge ve bir kelime gibi. Bazı öğretmenlerimiz hayatımızın tek bir cümlesini teşkil ediyordu. Bir paragraf, bir sayfa, hatta bir kitap düzeyinde hâlâ üzerimizdeki tesirini devam ettiren öğretmenlerimiz bile vardı. İşte İsmail Hakkı Hoca bu öğretmenlerden biri. 12 Eylül Darbesi’nin hemen ardından Tarih öğretmeni olarak gelmişti okulumuza. Ders anlatırken bir elini ceketinin cebine koyardı. O dönem öğretmenlerinin tipik ders anlatış biçimiydi bu. Aynı zamanda okulumuzun müdürü olan Akait ve Kur’an dersi hocamız Hazmi Bey de ekose ceketinin cebinden bir elini hiç çıkarmadan ders anlatırdı. Kadın öğretmenlerimiz (Biz o zamanlar bayan derdik) iki ellerini bellerine kavuşturarak ders anlatırlardı. Sadece konuyu anlatmayı tamamlayıp da özet kısmına geçerken ellerini bellerinden çekip birbirine yapıştırarak “demek ki neymiş arkadaşlaaar!” faslında duruşlarını bozarlardı. İsmail Hakkı Hoca giyim kuşam, konuşma biçimi, sözcük seçiminden saç tıraşına kadar diğer öğretmenlerimizden farklıydı. Meslek dersi öğretmenlerimize ise hiç benzemiyordu. Çok geçmeden onun iki kelimeye çok yakın durduğunu anlamıştık: Evrim ve devrim! Aslında hiçbirimiz bu kelimelerin aslını hakkıyla biliyor falan değildik. Sanki gizli bir mukaveleyle bazı kelimelerden uzak durmak gerektiğine inanıyorduk. Ne söylese ne dese yine de benim hocaya karşı muhabbetimde hiç azalma olmuyordu. Onda ilk fark ettiğim şey öğrenciye değer veriyor oluşuydu. Sınıfta hiçbirimizi ayırmaksızın herkesi sevdiğini bakışlarından anlamak zor değildi. Ağzından hiç öfkeli bir söz çıkmaz, ne kadar haklı gerekçesi olursa olsun öğrenciyi cezalandırmaya kalkmazdı. Kriz yönetmekte üzerine yoktu. Hiç unutmuyorum, Papa’nın Türkiye’yi ziyarete geleceği haberi ülkede protestolara sahne oluyordu. Bizim sınıf da sınıfı boşaltmış, bahçede boykota hazırlanıyordu. Okul idaresi ne yaptıysa bir türlü bizi sınıfa derse girmeye ikna edememişti. Ders İsmail Hakkı Hoca’nındı. Hoca sessizce bahçeye yanımıza geldi. Derdimizi anlamaya çalıştı. Protestomuza saygı duyduğunu söyledi ve şimdi sessizce derse geçmemizi tavsiye etti. Kimse yerinden kıpırdamıyordu. Bu sefer hoca bize biraz daha sokularak: “Evlatlar!” dedi, “Papa da tam bunu istiyor zaten, siz derse girmeyerek tam da Papa’nın istediği şeyi yapmış oluyorsunuz. Tepkinizi gösterdiniz, şimdi dersinizden kalmamanız lazım. Siz ne kadar çalışır, bilgili olursanız kimse size rağmen ülkenizde istemediğiniz adımlar atamaz. Hele Papa gelmeye bile cesaret edemez.”

Hocanın söyledikleri kafamıza yatmıştı. Şehitlerimizin ruhuna Fatiha okuduktan sonra dersimizin başına dönmüştük. Bu hadiseyi hiç unutmam. Hiçbir dini terminolojiyi kullanmadan, aba altından sopa göstermeksizin ortak bir dil geliştirerek bizi ikna etmeyi sadece İsmail Hakkı Hoca başarmıştı. İmam Hatip Lisesi’nde sosyalist bir hocanın öğrencileriyle baba-evlat ilişkisi nev’inden bir ilişki geliştirmesi hiç yabana atılacak bir şey değildir. Daha önce başka bir ilde görev yaptığı sırada- Yine İmam Hatip Lisesi’dir- okulun meslek dersleri öğretmenlerinden biri düşünsel yönelimleri sebebiyle İsmail Hakkı Hoca’ya ‘sen materyalistsin’ deyince, hoca hiç sinirlenmeden şöyle cevap verdiğini anlatmıştı: “Hocam var mısın seninle bir araştırma yapalım, bir senin eve gidelim bir de benim eve. Hangisinde daha çok materyal var, ortaya çıkaralım!” İsmail Hakkı Hoca’nın anlattığına göre bu teklif karşısında kendi evindeki materyal (eşya) sayısından emin olmayan meslek dersi hocası hemen konuyu kapatıp oradan uzaklaşır. Bugün gibi hatırlıyorum, İsmail Hoca sözünü şöyle bağlamıştı: “Benim evimde eski püskü bir masa, bir ömürlük karyola, üç beş sandalye ve kitaplarımın dışında hiçbir materyalim yok ki! Materyali olmayan adam nasıl materyalist olabilir ki?!” Dinin ve ahlakın dili, samimiyet ve içtenliktir. Bu dil en çok insanın üzerinde ve yaşam biçiminde kendini gösterir. Öğretmen hayata dönük tarafıyla öğrencisine en etkili dersi verir. Değerleri ortalığa gelişigüzel saçarak hiçbir öğrenci değer sahibi kılınmaz. Değerler birlikte üstlenilen bir yaşam pratiğiyle değer kazanır. Öğretmenlerin manevi düsturları öğrencilere anlatırken ilk dikkat etmeleri gereken şey, öğrenciye değer verdiklerini hissettirmeleridir. Vermeden almak, ekmeden biçmek olmaz! Farklı düşünce, anlayış, doktrin, felsefe ve kanaatler karşısında elini yumruk yapmak yerine karşısındaki insanın serüvenini anlamaya çalışan bir kişilik oluşturmak mecburiyetindeyiz. Bana mahcup ve tedirgin bir şekilde karalamalar yaparken şiir yazma cesareti veren de yine İsmail Hakkı Hoca idi. Yıllar sonra Kağıthane’de bir ilköğretim okulunda müdürlük yaparken bir grup arkadaşla ziyaretine gittiğimizde bizi sadece adlarımızla değil, numaralarımızla hatırlayıp kucaklayan yine aynı öğretmendi. Bize o gün kendi elleriyle yaptığı menemenin tadı hâlâ damağımdadır. Kim bilir belki de benimle öğretmenlik mesleği arasındaki hatlar da o zamanlarda döşenmiştir.

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hüseyin Akın - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı parlatın.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Seçim ittifaklarını faydalı görüyor musunuz?