Eylül her sene aynı hisle gelir. Yaşlılara “pastırma yazı” gençlere “romantik güz günleri” afişiyle. Romantik kelimesine takılmayalım. “Gülümseyen acı”, “buruk sevinç”, “tatlı hüzün” neleri çağrıştırıyor ise “romantik” kelimesi de bunu çağrıştırıyor bizde.

Eylül başlı başına bir mevsimdir. Yepyeni bir dönem, sanki dünyadan ayrı bir mekan ve her zamandan ayrı bir zaman getirir beraberinde. Her ne hikmetse çabuk geçer bitmesi hüzün gelmesi hüzün bir acayip aydır bu.

Çok farklı iklimlerde yaşamayı tahayyül ederiz bazen. Efendim Bosna’ya gitsek, Kafkasya’ya gitsek dağlara kırlara bayırlara çıksak. Oraların rüzgârı acep nasıldır tanışsak.

Eylül işte böyle bir his verir insana. Mevsim Kafkasya mevsimidir ya da Acem mevsimi. Belki şu filmden kopup gelen bir mevsim: Heiran.

Yaşadığımız günler geçip giderken biraz olsun gülmek belki de hepimizin hakkı. Büyük hayaller bizi yola revan etmeli. Bizi bekleyen çocuklar var. Onlar için de bir şeyler yapmalıyız. Yaralı ruhumuzu ancak bu tedavi eder.

Kimsesizler yurtlarında sevgi ve şefkate en çok ihtiyacı olan o çocuklar... İpince bir çizginin hizasında ya yolun karanlık tarafına yönelip kaybolacaklar ya da güzelliğe adım atacaklar. Belki bu yolda onlara kandil olanlardan biri biz oluruz. Ki bu bizi mutlu etmeye yeter de artar.

Eylül denizin üzerinde gümüşi bir pırıltı gibi durur bize göz kırpar yüzmeye davet eder. Sade yüzme mi? İşte tüm bu iyilik yapma heveslerini hayallerini bize fısıldayan Eylül’dür. Eylül zorlu bir umuttur. Zorlukla kazanılan sevinçtir. Hüzünle gelen mutluluktur.

Kuyuda büyüyen Yusuf. O karanlıkta yalnız başına ne bir dost ne akraba ne arayan ne soran. Işığa o denli kamaşmış gözleri. Elimizi uzatsak? Eylül böyle istedi.

Ülkenin halinden sürekli dem vuranlar biraz da çare yollarını yazsa. Eleştirinin ardından makul çözümleri de iliştirse kağıdın köşesine. Yol yürümek için çıksa herkes yola. Yolu barikatla döşemekten vazgeçse. Engelleri kaldırsa. Sürekli nankörlük edeceğine biraz da şükür yolunu tutsa. Kıymet bilse insanoğlu. Verilen değerleri hiçe saymasa. Her yolun başına izbandut gibi dikilmekten artık vazgeçse. Tanrı olmadığını anlasa ve kabul etse.

Bakınız Eylül’ün yumuşacık ruhuna. Onun gibi olmak çok mu zor? Biraz müzik, biraz deniz ve rüzgar. Kafamızı dinlemezsek şayet milletçe delireceğiz. Ve deliler Necip Fazıl’ın delileri gibi değilse halimiz vahim demektir.

Kaybolan bir şey yok aslında. Allah karşımıza her daim iyileri çıkarsın. Bu dünyada gerçekten iyiler de var. El ele tutuşup yürüyebileceğimiz birileri. Bu dosttur diyebileceğimiz birileri. Var.

Eylül varsa umut da var. Eylül gelmişse sevgi tükenmemiş demektir. Eylül geldiyse güzellikler gelecek. Yeter ki dikkatle bakmasını bilelim. 

Kuyuda büyüyen Yusufları unutmayalım. Onların ajitasyon yapmaya vakti olmuyor. Ki vakitleri olsa bile onurları buna müsaade etmiyor. Her yeni doğan gün göğsünde ölüm sancısı taşıyor. O halde öleceğimizi niçin unutalım? Eylül biraz da bunu fısıldıyor. Ölüm var ve sen hâlâ hayattaysan iyilik yapmak için bir şansın hâlâ var! Hadi güldür bir kuyuda duran göğüs ağrısını!