Kurtuluşun Yolu, Bizi Dârü’s-Selâm’a Davet Eden Sese Kulak Vermeden Geçmekte

Bu kâinatın sahibi, Malik-i Hakikisi olan Allah-u Azimüşşân biz insanlar için iki yurt hazırlamış. Biri bu dünya, biri de ahiret yurdu. Bu dünya, bütün müştemilatıyla, yani, yeriyle göğüyle, yıldızlarıyla, galaksileriyle, hatta kürsüsü ile arşı ile geçici… Tıpkı bir film platosu gibi. Vazifesini tamamladıktan sonra, yani Allah-u Azimüşşân’ın Esmâsının tecellilerine âyine olduktan, Allah’ın zîşuûr mahlûkatının okuyup ibret alması vazifesini tamamladıktan sonra kıyâmet kopacak ve bu dünya toz zerreleri haline gelecek. Ondan sonra Haşir Meydanı’nda tekrar toplanacak, daha sonra cennete ve cehenneme gidecek maddeler ayrışacak.

Allah-u Azimüşşân, bizim, yani insanların imtihanlarını başarıyla vermesi için Peygamberler göndermiş, kitaplar göndermiş. Onlar vasıtasıyla bütün insanları cennete davet etmiş. Cennetin bir adı da “Darü’s-Selâm” yani selâmet yurdu, emniyet yurdu. Üzüntü ve kederin olmadığı, daimî saadetin bulunduğu memleket… Âhiret yurdunun iki mekânı var: Biri cennet, biri cehennem. Cennete girmenin bir tek şartı var: İman… Ancak cennet ucuz değil. İmanı elde etmek te öyle kolay değil. Îman, ancak Tevhidî îman… Yani Cenab-ı Hakkı Zatında, sıfatlarında, şuûnatında, ef’alinde, esmasında “birlemek.” Yani tevhidî bir îman… Zerre kadar şirke bulaşmış, tağutlara gönül verilmiş bir îman kabul değil. “Lâ ilâhe illlâh” denilecek, ancak “Muhammedür resûlullah” ile birlikte. Zira Allah-u Azimüşşân, Peygamber Efendimizi (a.s.m.) tasdik etmeyenlerin, ona yardım etmeye söz vermeyenlerin, onun getirdiği ahkâmı kabullenmeyenin, onun getirdiği ahkâmın hâkimiyetini istemeyenlerin îmanını makbul bir îman saymıyor. Bütün Peygamberlerden de bu hususta mîsak almış. İşte böyle gerçek îmana sahip olanlara cenneti vaat etmiş.

Hepimiz öleceğiz. Bu dünya da ölecek. Sonra bizi ve bu kâinatı yaratan Zat-ı Zülcelal, bizi ve bütün sevdiklerimizi diriltecek. O ahiret yurdunda artık ölüm yok. Ebedî hayat var. Müminler içinse cennet var. İşte gerçek kurtuluş budur. Kurtuluşun anahtarı da “Lâ ilâhe illallah. Muhammedürresûlullah” mübarek kelimesine bütün müştemilâtıyla inanmaktır.

Âhirette kurtuluşun anahtarı, kâinatın sahibi olan Allah-u Azimüşşân’a, inanmak, güvenmek ve sığınmak olduğu gibi, bu dünyada bize verdiği yurdumuzun kurtuluşunun anahtarı da, bizim, yurdumuzun ve bu dünyanın hakiki sahibi olan Allah-u Teâlâya sığınmak ve güvenmektir. Bu inancın kısaca ifadesi, “Hasbunallah ve ni’me’l vekîl” cümlesidir. Bu cümle aynı zamanda kurtuluşun da anahtarıdır.

Tarih boyunca zaferden zafere, fetihten fetihe koşmuş atalarımız, “Hasbunallah ve ni’me’l vekîl” demiş. Bu inançla, düşmanlarına diz çöktürmüş. Düşünün, Osmanlı Devleti Fatih Sultan Mehmet zamanında, devrin 21 devletiyle (ki 8 tanesi o devrin süper gücü idi) birden savaşmış, 8 senede hepsini mağlup etmişti. Osmanlı’nın idare ettiği toprakların yüzölçümü 1699 yılında 24 milyon kilometrekareye ulaşmıştı (Anadolu’nun yaklaşık 30 misli. Zaten terekesinden de 40’tan fazla devlet çıkmıştı)

Bu dokuzuncu yazıdır ki, “Kurtuluş Mücadelesi” üzerinde kafa yoruyoruz. Aslında çözüm basit: Bu dünyayı yaratan, sonradan kıyameti kopartıp, ahiret yurdunu bina edecek olan, bütün gücü elinde bulunduran Allah-u Azimüşşân’a tam teslimiyet. Yani, can u gönülden “Hasbunallah ve ni’me’l vekîl” demek. Elbette gücümüz de olacak. Ordumuz da güçlü olacak, ordumuzun güçlü silahları da olacak. Ama en başta güçlü bir inanç olacak. Bir defa böyle bir inanca sahip oldunuz mu, düşmanların yüreğine korku girer. Onların yüreğine korku girdi mi, iş bitmiş demektir. Kısa zamanda bütün dünyayı da fethedebilirsiniz. Hulefâ-i Râşidin devrinde öyle idi. Selçuklu, Osmanlı devrinde öyle idi… Çünkü o devrin insanları can u gönülden; “Hasbunallah ve ni’me’l vekîl” diyorlardı. İnan ki bütün düşmanların gerçek manada sinek kanadı kadar bir değeri yok ve bir güçleri yok. Mehterbaşının gür sesle haykırdığı gibi; “Nasrun minallah ve fethün garîb! Yâ Muhammed! Allah! Allah!”  diye haykırsak, işleri biter. Yol varsa budur. Bilmiyorum başka çıkar yol…