‘SosYO-EKONOMİK Tufan’ ülkemizi ve dünyayı sarmış durumda…

çare ve çözüm önerilerimiz bu yazılarda; uygulanmayı bekliyor…

Önceki yazılarla birlikte okunmasını da tavsiye ederek devam…

***

Bugünkü araştırmalardan çok açık şekilde biliyoruz ki düşünmemiz için dilimizin olması gerekir. Kâinat bir bütündür. Örnek olarak ay veya güneş veya yıldızlar yoktur. Anadolu gibi tek bir uzaydır. Biz onları beynimizde taksim ediyoruz. Her birine ayrı ayrı isim veriyoruz. Çünkü bizim beynimize her tarafı aynı şekilde gelmez. Duyular parça parça değildir. Beynimiz parça parça görmektedir. Biz o parçalara isim veriyoruz. Sonra onlar arasındaki irtibatı yine cümlelerle ifade ediyoruz. Filozof Kant bunu çok iyi bir şekilde açıklamıştır. Descartes ‘Düşünüyorum o halde varım’ diyerek ‘söylüyorum’ demiştir. Söylemeden düşünme olmaz, düşünmeden de söz olmaz.

“Kâle yâ veyletâ / Ya veyletâ dedi” (Maide 31)

Veyl” nedir? Türkçede “vaveyla” deriz, “vay vay” deriz, “vah vah” deriz. Bir husustaki kötü durumumuzu ifade ederiz, “vay başıma gelen” deriz.

Katil kardeş de işte bunu söylemekte ve söylenmektedir. Sıkıntı anında ne yapacağını düşünürken karga ona görünmüş, onun beyninde çözümü üretmiştir.

İşsizliğe çare arıyoruz. Acaba işsizliğe nasıl çare bulabiliriz?

Bedenimizi düşünelim. Kan dolaşımı vardır. Her hücre atıklarını kana verir, ihtiyaçlarını da kandan alır. Kalp sadece kanı dolaştırmaktadır. İşsizlik sorununu çözmek işte bu ulaşımı sağlamaktan ibarettir. Kişi ürettiğini her yere gönderebiliyorsa, istediğini de her yerden alabiliyorsa sorun kalmaz. İnsanlar ihtiyaçlarını kendileri çözerler.

“E aceztü / Ben aciz miyim?” (Maide 31) “Ben aciz değilim” demek istiyor. İnsanın bir psikolojisi vardır. Kendini diğer bütün canlılardan üstün görür. Tanrı ile bile eşleşmek istemektedir. Bir şeyi yapmaya cesaret ettikten sonra kendisini ortaya koyar. Aciz olmadığını ilan eder. Başarısız olduğu yerde ümitsiz halde aciz duruma gelir, başarılı olduğu yerde ‘ben ne imişim’ der. Oysa başarılı olduğumuz yerdeki başarı Allah’ın nimetidir. Başarısız olduğumuz yerde de sabırlı olup Allah’ın yardımını beklememiz gerekir.

1960’lara kadar Müslümanlar bâtıllardan birini desteklemekle meşgul idiler. O günkü anlayışa göre namaz kılan bir bakan olamaz, başı örtülünün beyi müdür olamaz, askerde subay olamaz. Yapılacak iş müellefe-i kulubu seçip onu desteklemekten ibarettir. Demokrat Parti bu idi, Adalet Partisi bu idi. Remzi Güres arkadaşım, “Haktan sonra yalnız dalâlet vardır” (Yunus; 10/32) ayetini okur ve CHP ile DP’nin aynı olduğunu açıklardı.

İşte o zaman İzmir’de başlayan bir ekol, Akevler ekolü “biz de varız” diyordu. Necmettin Erbakan’ın bu çalışmaya katılması ile bugünkü Türkiye’ye geldik.

O zamanki dindarlar ümitsizdi.

Bugün ise iki grup var; ya AK Parti gibi “ben aciz miyim” deyip ortaya atılan ya da hâlâ “ne yapsak olmuyor” diyenler. Anayasa ekseriyeti ile iktidardayız ama değişen bir şey yok. O zaman olduğu gibi ümitlerini kesmiş meyus durumdadırlar.

1960’lardan beri bizi buralara getiren Allah elbette bizi “Adil Düzen” aydınlığına götürecektir. Bizim bugün yapacağımız iş inanarak çalışmaktan ibaret olmalıdır.

“En ekûne misle haza’l-gurabi / Bu gurabın misli kadar olmaktan…” (Maide 31)

Bunun kadar da mı olamayacağım! “Mislü hâzâ” deyip “Gurab/karga” kelimesini tekrar etmek, guraba verilen önemden veya önemsizlikten ileri gelir. Birisine kalemi uzatırsın, “bunu al” dersin. Orada kalemin bir önemi yoktur, yani özel kalem değildir. Ama “sen bu kalemi al, onunla imza et” dersen, başka kalemi değil de bunu al, bu özel kalemdir demektir. Yani müşarun ileyhi izhar ediyorsan onun bir özelliğinin olduğunu belirtiyorsun. Gramerciler zamirlerde de aynı usulü kullanıyorlar. Yani zamir göndereceklerine ismi izhar da bu anlamdadır diyorlar. Farklı olması bakımından buna benzemektedir. (Devamı var)