` Bir işi yapabilmek için önce ne yapılacağını bilmek

gerekir, nasıl yapılacağını bilmek gerekir. Bu her âmile yani her iş yapana

farzdır. Her insan amel etmek mecburiyetinde olduğu için yapacağı işleri

bilmesi gerekir. Semtlerdeki dayanışma temsilcileri bunları birlikte yapmaya

çalışırlar. Bunun bir üst derecesi nasıl yapılacağını bilmenin yanında

sonuçları da bilmedir. Kişi alacağı ücreti de öğrenirse ilmini biraz daha

derinleştirmiş olur. Bunlara ehl-i zikr denir, bunlar işleri hükümleri ile

bilmektedirler. Zakirler in bir üstü ise fakihler dir. Fakihler hükümleri

illetleri ile bilirler. Amelî içtihat bu seviyede yapılır, proje ancak bu

seviyede üretilir. Bunun bir üstü ise rusuh tur, ilimde üstünlük demektir,

illetleri hikmetleri ile bilmektir. Öyle illetler buluyorsunuz ki maksat hâsıl

olsun. Burada her kavim için tafakkuh emredilmiştir. Proje fıkıh mertebesinde

yapılır. Zikir ve ilim mertebeleri uygulamak içindir. Rusuh amelin şartı

değildir, fıkhın şartıdır. Yani rusuh sahibi olanlar projenin nasıl yapılacağını

öğretirler, yoksa kendileri proje yapmazlar. Fakihler proje yaparlar. Zakirler

projeleri okurlar, âmiller de projeleri uygularlar.

İNZAR ETME demek uyarma demektir. Böyle yapmazsanız şu

sonuçlar ortaya çıkar diye bildirirsiniz. İnzar eden uyarıcılar memleketlerinde

gözetleyicidirler. Karşılaştıkları yanlış hareketlerden dolayı da uyarırlar.

Otobüs durağında duranların sıraya girmesi gerekir. Biri gelir de sırayı

beklemeden araya girerse o suçlu olmaz, birinin onu uyarması gerekir.

Uyarıldığı halde o ısrar ederse onun aleyhine dava açılabilir ve mahkûm

edilebilir. Sokaklardaki boş yerlere engeller koyuyorlar ve başka arabaların

park etmelerine mâni oluyorlar. Buna hakkı olmadığı halde engelleri koyan

kimseyi bir kişi uyarmamışsa ceza verilemez. Ama `engelleri kaldır, bunu

yapmaya hakkın yok dendiği halde kaldırmazsa, o zaman davacı dava açar ve bunu

yapan kişi mahkûm olur.

Burada bir sorun var. Herkes herkesi istediği gibi

uyarırsa huzursuzluk olur. O halde uyaranlar yetkili olmalıdırlar. Bunlar bunun

için maaş almazlar. İşleri var, güçleri var, her zaman her yerde iş yaparlar

ama uyarma yetkileri vardır. Mağdur olan kişi çevresine bakıp uyarıcılardan

birini görürse, ondan uyarmasını ister, o da uyarır. Bu uyarıyı yapabilmesi

için onun uyarı yapma düzenini bilmesi yani böyle bir engeli koyma yetkisinin

olup olmadığını bilmesi gerekir. Durakta sıraya girilip girilmeyeceğini bilmesi

gerekir. İşte bunun eğitimini alması için merkeze gidip eğitilmelidir. Merkezde

kendi bucağının sözleşmelerini öğretmezler, sözleşmelerin nasıl yazılacağını ve

nasıl okunacağını yani fıkhı öğretirler. Projelerin nasıl okunacağını

öğretirler. Kendi beldesine döndüğü zaman beldesinin kurallarını yazan kitabı

okur ve onunla uyarılarda bulunur. Bu uyarıyı yaptığı için bir hizmet yapmıştır.

Çalıştığı saatlerini yazar ve muhasibine verir. Ona bu hizmetinden dolayı da

ücret ödenir. Bunu nereden biliyoruz Bundan önceki âyetlerden biliyoruz.

KAVİM kelimesi getirilmiştir. Kavmi geniş manada

anlayabiliriz yahut devlet oluşturan ulus olarak anlarız. Kavim demek, aynı

ülkede ikamet edip aynı dili bilen kimseler demektir. Yerel dilleri bilmek

elbette buna mâni değildir. Ama bir ülkede yaşayanlar o ülkenin ulus dilini

bilmek zorundadırlar. Bu dil de tek dildir. Yarısının bir dili, yarısının

başka bir dili bilmesi yeterli değildir. Devlet dili tek dil olur, halk o dili

bilir. Kendi yerel dilleri olur ve illerinde onu konuşurlar. İLİM DİLİ

uluslararası dildir. Uygarlıklarda değişir. Şimdiye kadar iki dil ilim dili

olarak oluşmuştur; Arapça ve Latince.

Okuyanlar ilim dili ile okurlar ama içtihatlarını kendi

ulus dilleri ile yaparlar. İller ulusun içtihatları ile hareket ettikleri

için hukuk dili ulus dilidir. HUKUK DİLİ bir ulusun içinde ilim dili gibidir.

İlim dili yeryüzünde tektir. Her ulusun hukuk dili ise ayrıdır.

Demek ki burada fakihlerin nasıl rasih olacaklarını

anlatmaktadır. Kıta merkezlerine gidecekler, Arapça veya Latince tedris

edecekler, ülkelerine dönünce kendi ulus dilleri ile içtihat yapacaklar,

onların içtihatları o ülkenin kanunları olacaktır. Özel hukukta herkes kendi

seçtiği müçtehide uyacak, kamu hukukunda ise istişare sonunda başkanın aldığı

kararlar kanunları oluşturacaktır. Hakemlere olan itiraz hakkı her zaman

saklıdır... (s.12-14) Bitti!