Kuramsal ya da nazari bilgi ve düşünceye zihnimizde, iç dünyamızda yer verme, ona yönelme ve elde etme çabasında ne kadar isteksiz bir tutum içindeysek, pratikte, uygulamada ve hayatın görünür akışında o kadar hevesli, hatta tutku içindeyiz denilebilir. Böyle bir tutumu, kuramsal (nazari) ve uygulamalı (ameli) yönleri birbirinin tamamlayıcısı olan birçok alanda, konuda, olay ve olguda da sergilediğimiz söylenebilir, sayısız gözlemlerde de bulunabiliriz.

Mesela, günlük haberler içinde trafik kazalarını hemen örnek olarak alabiliriz. Kaza yapmadığımız sürece, bu kazaların meydana geliş nedenlerinden tutun ülke ekonomisine getirdiği yüke kadar birçok konular üzerinde akıl yürütmekten geri durmayız, hatta hızımızı bile alamayız. Uygulamaya gelince, karşıdan karşıya geçmeye çalışan yaşlıyı gördüğümüzde ayağımızı gaz pedalından çekip yavaşlamada en anızdan üşengeç davranmamızdan zerre kadar rahatsızlık duymayız. Hatta hızımızı artırmamız nasıl ihtimal dahilindeyse, kornaya yüklenip yaşlı yayaya kızarak söylenmemiz kesindir.

Mobilyacı, havanın bulutlanmasını ürünlerine zam yapmaya gerekçe olarak ileri sürmekte hiçbir beis görmez ama pazarda aldığı maydanoza üç kuruş fazla verdiğinde yakınmaya, vozurdamaya başlar.

Bu ve benzer olaylar, örnekler hayatın olağan tezahürleri kabilinden görülebilir, kesinkes ortadan kaldırılması da hayatın yaşanılırlığına denk düşmez diye değerlendirilebilir belki.

Faka yaz mevsiminin başlamasıyla doğalgazı bir miktar indirip, sonbaharla havanın soğumaya evrilmesi üzerine Wall Street işgalini gerekçe göstererek zammın kaçınılmaz olduğunu mayışımız bir üslupla beyan eden yöneticinin tutumu aynı kefeye konulamaz. Aksi takdirde kuram ile uygulama çelişmenin ötesinde birbirini inkar eder konuma geçerler. Hele kamu çalışanlarının ücretlerinde düzenleme dönemine yaklaşıldığında, istatistik rakamlarını sıralayarak enflasyon tahmininde bulunarak, adeta tesadüfi bir oran hesabı ortaya konulması örf ve adet niteliği kazanmışsa, kuram da, uygulama da anlamsız bir şeye dönüşür.

Türkiyede, daha geriye gitmeden, ikibinli yıllardan beri uygulanan ekonomik politikaları, iktisat bilimi kavram ve verileri temelinde uygulama sonuçlarına bakarak ya da öngörerek değerlendirmeye çalışan iktisatçılar arasında , bana göre Milli Gazete yazarlarından Uğur Civelek ile Burak Kıllıoğlunun yaklaşımları ayrı bir önem arz eder. Buna göre, kuram ile uygulamanın birbirini nasıl nakzettiğini, hatta inkar ettiğini çıkartmak kaçınılmaz gözüküyor.

Mesela Türkiye ekonomisi, resmi ağızlardaki övgüleri ihtiyatla karşılasak bile, belli sektörlere (bankacılık, bir kısım müteahhitlik firmalarına, biraz ithalatçı firmalara) bakıldığında ve dinlenildiğinde "uçuşa geçmiş" vaziyettedir. Ancak, sözgelimi, otuz yılı aşkın bir zamandır inşaat malzemesi satışı yapan bir tanıdığım, birkaç ay önce, neyi var, neyi yok satıp-savurup işyerini kapatmakta buldu işyerini. Geçen gün tamire gelen bir hırdavatçı-sıhhi tesisatçı, yılbaşında yılların işyerini kapatacağını, işi çeviremez hale geldiğini yana yakıla anlattı. Tanıdık, üstelik Kayserili bir mobilyacıyla konuşurken "işler nasıl " diye soracak oldum, burnundan soluyarak "bekliyoruz, kalkınmanın bir parça da bize gülmesini" deyiverdi. Ama içte içe vozurdadığını da anlatıverdi.

Görünen şu: Ülke ekonomisi gelişiyor, refah artıyor. Bankaların mali yapısı risklere karşı olabildiğince güçlü, hatta Avrupa finans ve mali çevreleri buna gıptayla bakar hale geldiler. Daha birçok göstergeye renkli gözlük arkasından bakılabilir. Ama kredi kartı borçlarındaki güçlükleri, hesabını bilmeden yapılan harcamalar olarak nitelendirsek de, gelir dağılımında adaletin bu kadar kuramla uygulamayı nakzettiğini, somut örnekler açık-seçik gözler önüne seriyor. Kuram mı yanlış, uygulama mı adaletsiz Ya da her ikisi birden mi