Kuraklık

Abone Ol

Tocqueville, “Kendi içine kapanmış her insan, bütün öteki insanların kaderlerine ilgisiz, bir yabancı gibi davrandığını” söyler. Bu elbette kişiler için olduğu kadar toplumlar için de geçerli bir durum olarak karşımızda durmaktadır. Bütün toplumsal hareketlerin sonları birbirine benzemektedir. Nasıl insan için bütün dünya kendi çevresinden ibaret olduğunda her şey hissizleşir, sıradanlaşır ve rutine binerse toplumsal hareketler için de benzer bir süreç yaşanır. Bütün ilkeler, bütün değerler sistemi zamanla sadece kendi varlığını devam ettirme eylemine dönüşür. Onun için hedeflerden sıyrılıp sadece mevcudu muhafaza yolunda bir amaç ile içeri doğru bir kapanma, daralma ve küçülme gerçekleşir. Hedefler artık sloganik boyuta inmiş aidiyetler idealden, emek ve gayretten, fedakârlıktan soyutlanarak yeni bir boyuta evrilmiştir. Tabii hali ile fertlerin niteliği de bu yeni duruma uygun hale gelir. Küçüldükçe sadakat ölçer metreler devreye girerken ihanet bir tehdit aracı ve terbiye aracı olarak topluluğun başına Demokles’in kılıcı gibi asılır. Elbette bu durumda menfaatler, ortak çıkarlar ilişkilerin yönünü belirlerken öncelik liyakatten çok sadakate, işler samimiyetten çok gösterişe dönüşür. 

“Dava”/ “ülkü”/ “ideoloji”/ “İnanç” vb. bütün ayıpların üstünü örtecek birer sihirli kelimeye dönüşür. Kim “dava”yı daha efektif kullanırsa diğerini kendi kaderine terk edip, ondan bütün ilgiyi keserek kendi dünyasını kuvvetlendirmeye, kendi sürecini sağlama almaya çalışır. Onun için kafasında “ortak bir umut,  bir hayal, bir gayret” diye bir mefhum artık yoktur. Jean P. Sartre’nin kullandığı “Cehennem Başkalarıdır” sözü tam da bu durumun ifadesidir. Onun için aklın yolunu bir olarak görürler ve başkalarının akıllarını tehlikeli bulurlar. Herkesin bir şeye bakıp aynı şeyi gördüğü, söylediği bir yerde akıldan bahsedilmesi gülünçtür. Onun için akıl insanlara unsurlar arasında ilişkiyi gösterir. Ve içine doğru kapanan her toplumsal hareket çölleşmeye başlar. Düşünce, üretim ve gelişim olmadığı için kendini yenileme imkânından da mahrum kalır. Olaylar, olgular arasında doğru bir ilişki kurulamadığından dolayı giderek olayların ve olguların taarruzuna maruz kalır ve dış etkenlerin sürüklediği noktalara doğru savrulur.

Bugün bütün toplumsal hareketlerin yaşadığı temel sıkıntı sadece bir güzel, sadece bir doğru ve sadece bir iyi algısı oluşturarak aslında fıtri olana tezat bir yol izlemiş olmalarıdır. İyi-kötü, güzel-çirkin, faydalı-zararlı ayrımı yapabilmemiz için çirkin’e, kötü’ye ve zararlı’ya ihtiyaç vardır. Bütün bunların bir arada yaşaması gerekir. Zıtlıklar toplumsal bir “vasat”ın ortaya çıkması için önemli bir faktördür. Ayrıca çeşitlikler de toplumların en önemli zenginlikleridir. İçe kapanmanın, yozlaşmak ve çeşitliliği yok etmek gibi süreçleri vardır. Çeşitliliği azaltarak keskin bir mekanizma oluşturulur ve ondan sonra kendini tüketen, tekrarlayan ve giderek yozlaşan bir yapı ortaya çıkar. Ayakta kalmak için “mit”lere, sürekliliği sağlamak için “kaygı ve korku”lara ihtiyaç duyulur. Bunlar artırıldıkça gerçeklik biçim değiştirir. Hakikatin yerini halüsinasyonlar alır. Onun için bu halüsinasyonları inanca dönüştürmek gibi bir çaba başlar. W.V.Quine ve J.S.Ullian’ın, ‘Bilgi ağı’ adlı çalışmalarında, “Bir inancı aşılamak, bir aküyü doldurmak gibidir.” derler.

Onun için değerlerin, kuralların yerini ihtiyaçlara, isteklere göre değişen kararlar alır. Kurallar işlemediği için değerler anlamsızlaşır ve böylelikle ortak bir dünya, ortak bir gaye ve de fedakârlık ortadan kalkar. Bütün bunları bir kenara koyduğumuzda bugün yaşadığımız birçok şeyi benzer bir süzgeçten geçirebiliriz. İster siyasi olaylara ve siyasal hareketlere, ister sivil topluma ve STK’lara bakabiliriz. Hepsi aynı döngünün içerisinde kendi kendilerini inkâr ve yok ediyorlar. Herkes bir diğeri için cehennem oluyor. Bir diğerine tahammül edemediği için yaşama hakkı tanımayan topluluklar türüyor. Bütün bunlar olup biterken özeleştiri yapabilme ve yenilenme sorumluluğu alarak hareket edebilenler ancak o zaman özgürleşerek, zenginleşebilir ve bir arada bütün unsurlarla yaşayabilme imkânı bulabilirler. Akılların sayısı fazlalaşır, görüler de zenginleşir ve imkânlar fazlalaşır. Nitelikler, erdemler, ilkler değer kazanır. Öncelikler değişir ve her şey yeniden anlam kazanır. Birbirinin cehennemi değil de cenneti olunabilirse işte o zaman yeniden bir şeylerin iyileştiğini görebiliriz. Hoşça bakın zatınıza…