Bugün içinde bulunduğumuz kriz hakkında konuşmadan sadece gündelik gidişatın bizi savurduğu ve gündelik siyasetin bizi sınırladığı bir noktada hiç düşünmeden, sorgulamadan sadece karşıtlıklar üzerinden bir taraf olma ya da bir tarafta kalma zorunluluğu ile yüz yüze kalmış olmak gibi bir rahatlığın içerisinde zihinsel, ahlâki ve eylemsel olarak çürüyüp gitmekteyiz. Hiçbir değerin üretilmediği, hiçbir fikrin serpilmediği her şeyin sanki bu halden daha güzeli olamazmış gibi bir karara bağlandığı bir iflas noktasında yaşıyoruz.

Elbette herkes bir şeylerin eksik olduğunu görüyor belki söyleyenler de oluyor. Ancak her şey normalmiş gibi kurumların bir iki proje yaparak bunları düzelteceği ya da kadrolarda birtakım değişiklikler yapılarak sorunların çözülebileceği zehabı var. Ancak artık birçok şey gibi Müslüman zihnin krizini de yaşıyoruz. Zihinsel süreçlerin zayıflığı, etkisizliği ve gerilemesi elbette ki en büyük problem olarak ele alınması gerekirken böyle bir sorun yokmuş gibi yaşanıyor. Bugün Müslümanların, sesini, kelimelerini ve zeminlerini kaybetmesinin nedenleri hakkında konuşmaktansa toplumsal karşıtlıklar üzerinden üretilen düşman aygıtını taşlama daha muteber bir konu olarak ele alınıyor. Siyasal iktidarın borazanı ya da tasdikçisi bir zihin elbette yozlaşmayı idrak edemez.

Bugün Müslüman’ca düşünmenin, eylemenin neden tıkandığı, problemlerin temelde ne olduğu konusunda zihin yoracak bir zemin neden olmadığı konusu da bir başka konu olarak karşımızda duruyor. Müslümanların sözü, söylemi, eylemi neden şifa verici bir tutumdan uzak bir noktaya düşmüş olduğunu bu kadar keskin ve kaba bir dile nasıl sahip olunduğunu nelerin kaybedildiğini aramak gerekir. Elbette bütün bunları yaparken yakın tarih içerisinde yaşanan bütün kırılma noktalarını dikkatlice ele almak gerekir. Bütün bu düşünme süreçlerinde melankoliye düşmeden ve nostaljiye yaslanmadan yapmak gerekiyor.

Bugün Müslümanlar sadece siyasal iktidarın bir eklentisi olarak onun yaptığı, yürüdüğü ya da karşı çıktığı şeylerin savunucusu, destekçisi, taşıyıcısı mı olmalı? Mesela toplumsal konularda özgün bir duruş, özgün bir söylem üretebilir mi? Kamuya sırtını dayamadan kendini topluma ifade edecek bir dil, bir organizasyon yapabilir mi? Hangi değerleri öne çıkarıp, neleri ifade edebilir? Özgürlük ve haklar konusunda muhafazakâr, Makyevelist anlayıştan nasıl farkını ortaya koyabilir? Bugün ortaya çıkan ve artık herkesin bir şekilde benimsediği bu statükonun derin ve radikal bir eleştirisi yapılabilir mi? Zannetmiyorum. Bugüne kadar üretilen bütün düşünceler bütün tarihsel kişiler ve değerler iktidarın menfaatleri doğrultusunda ya dejenere edildi ya da artık tanınmayacak bir hale sokuldu ve bu yapılmaya devam ediyor.

Tuhaf yeni tür bir sadakat anlayışı var ve bu bütün problemleri tetikliyor ve belki de yozlaşmayı kronik hale getiriyor. Nedir o? Kişilerin yüceltilip hakikatin, doğrunun terk edilmesi seklinde cereyan ediyor. İnsanların hakka, hakikate sadakatinden ziyade kişilere ve kurumlara sadakati esas alınıyor. Sürekli geçmişi işlemeye yönelik bir çabanın neticesinde işin özünü kaybedip ortaya çıkan şeye aslında bu işin özüdür deniyor ve kabulleniliyor. Bu noktada sorumluluk almak elbette zor olduğu için sorumluluk almadan yaşamanın bir yönü olarak; sınırları belirlenmemiş, tarif edilmemiş konular üzerine konuşmak, düşünmek, tartışmak mümkün olmuyor. Kolay olan da bu yönü tercih etmek oluyor. Belki de mecburi istikamet. Yorulmadan, zorlanmadan… Ancak Müslüman’ca düşünmenin, eylemenin en önemli özelliği daha iyisini aramaktır. Aramaktan vazgeçildiğinde kokuşma başlar. Bu hep böyle olmuştur. Keşke iyiyi, doğruyu, güzeli, adil olanı, hak olanı aramaktan yorulmasa insan. Ne mutlu aramaktan vazgeçmeyenlere! Hoşça bakın zatınıza…