İnsan dünyaya ait olan şeylere sahip oldukça dünyaya olan bağlılığı da o oranda artıyor sanki. Dünya ve içindekiler ne kadar eğlenceli. En çok zevk aldığınız oyunun enstrümanları gibi. Oynadıkça eğleniyorsunuz. Gece gündüz demeden her fırsatta oynamak istiyorsunuz. Uykularınızdan, yemenizden, içmenizden fedakârlık ediyorsunuz. Bitmek bilmeyen bir haz merkezi gibi. Evler, arsalar, arabalar, tarlalar, bahçeler, yazlıklar, kışlıklar, banka hesapları, altınlar, dövizler, borsası, kriptosu, yatırımı, geliri, gideri derken oyun renklendikçe renkleniyor. Tabi bir de bu oyunun dışında kalanlar var.

Yazlık bölgelere gittiğimde en çok dikkatimi çeken şeylerden biri oyuncuların oyuncakları ile oyun ve eğlenceden haberi olmayanların halidir. Ülkemizin turistik bölgelerinin en değerli yerlerinde, denize sıfır ya da çok yakın, milyon dolarlık villalar bu düşünceye sevk eder beni. Yılda en fazla bir ay kullanılan milyonlarca liralık villalar. Şehirlerde milyonlarca insan birkaç bin liralık kiralarını ödeyebilmek için canını dişine takmış gece gündüz uğraşırken, yazlık bölgelerde sürdürülen cennet hayatı ne garip. Parazit filminin ödül alması belki de bu yüzdendir. Dünya malına sahip oldukça bu kıyaslardan da uzaklaşıyor sanki insanlar. Çünkü o kadar çok yapılacak iş ve yönetilecek para olunca böyle şeyleri düşünmek zor olsa gerek.

Kendi arabama birisi gelip durduğu yerde çarptı. Tamire verdim ve neredeyse kırk gündür serviste. Yurt dışından parça beklediğimiz içinmiş. Bu vesile ile bazı unuttuğum şeyleri hatırladım. Şuradan başlayayım. Öncelikle ne zaman başıma bir iş gelse, o yaşadığım şeye üzülmek yerine ders çıkarmaya, yeni şeyler öğrenmeye çalışırım. Ben nerede hata ettim, bu işten neler öğrenmeliyim ve hangi dersleri çıkarmalıyım diye düşünürüm. Böylelikle “olanda hayır vardır ve nasipten öte köy yok” cümleleri arasına sıkışmış olan hayatı daha iyi anlama ve anlamlandırma şansına sahip olduğumu düşünürüm. İşte araba kazası da bu şekilde bir iş benim için.

Arabamı servise verdikten sonra toplu ulaşım kullanmaya başladım. Biraz çarşı pazarda gezdim. İnsanları seyrettim, kalabalıkların arasına karıştım, yürüdüm ve uzun uzun düşündüm. Gerçekten üzerine ölü toprağı serpilmiş, pimi çekilmiş bomba gibi geziyor insanlar. Yüzler asık, moraller bozuk, bakışlar gergin, umuda ve huzura dair hiçbir işaret yok. Kaygıdan oluşmuş bir atmosferin içerisinde nefes almaya çalışır gibi yürüyor insanlar, yürüyorlar ama sanki nereye gittiklerini bilmiyorlar gibi. “Yürüyelim de bakalım bu yol nereye çıkacak?” der gibi yürüyorlar. Yürüyorlar ama hedef, amaç, gaye yok gibi. Karanlık bir sokakta, karşılarına ne çıkacağını bilmeden, önünü görmeden, bir umutla ama hiç de inanmadan yürüyorlar gibi.

Demem o ki, yazlık bölgelerdeki oyun ve eğlencenin gırla gittiği ortamlarla insanların nefes alıp yaşamaya çalıştığı büyük şehirlerin kaos ve karmaşadan ibaret sokakları hepimiz için tam bir ibret vesikası. Aynı şehrin bir bölgesinde ultra lüks yaşamlar varken iki kilometre ilerideki insanların yaşadığı evlere o lüks bölgede yaşayanlar kusura bakmayın ama köpeklerini bile bağlamaz. Bu nasıl bir hayat, bu nasıl bir dünya, bu nasıl bir düzen, bu nasıl bir yaşam, bu nasıl bir adalet, bu nasıl bir sistem, bu nasıl bir oyun ve bu nasıl bir eğlence. Anlayana, anlamlandırabilene aşk olsun.

Bir şey fark ettim. Bizim, hepimizin, gerçekten bazen insanların arasına karışmamız lazım. Bizim dışımızda nasıl bir dünya var, yaşadığımız şehirlerin bilmediğimiz bölgelerinde nasıl hayatlar var, insanlar nasıl bir mücadelenin içerisinde bizzat gidip kendi gözlerimizle görmemiz lazım. Bu şart ve ciddi bir ihtiyaç.