15 Temmuz darbe girişimi sonrası uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu S&P (Standard and Poor’s), üyesi olmamasına rağmen Türkiye’nin kredi notunu BB+’dan BB’ye düşürdüğünü açıkladı. S&P’nin durumdan vazife çıkarıp Türkiye’nin kredi notunu düşürmesi haklı olarak çokça eleştirildi. Bunun yanında Türkiye’nin kendi eliyle kendisini bağladığı iki sözde kredi derecelendirme kuruluşuna üyeliği var. Birisi Moody’s diğeri ise Fitch. S&P bunu yapar da Fitch durur mu? O da hemen üzerine! düşeni yaptı ve notumuzu lira bazında düşürerek bu kervana katılmış oldu.

Küresel güçlerin, geri kalmış veya gelişmekte olan ülkelere “Ayar Verme Sopası” gibi kullandıkları bu kuruluşların ekonomi ile aslında doğrudan bir ilişkileri yoktur. 2008 krizinde ABD’nin bankacılık sisteminde yaşananlar ve İzlanda’nın başına gelenler bunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Bu kuruluşların amacı siyasi yaptırımların ekonomik veriler kullanılarak legal bir zemine oturtulmasıdır. Görevleri tetikçilik yapmaktır.

S&P ve Fitch’in açıklamalarından sonra geçtiğimiz yıllarda okuduğum John Perkins’in “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları” kitabını tekrar hatırladım. Bu zamana kadar bildiğimiz, sürekli dile getirdiğimiz, sömürge yöntemlerinin batılı güçler tarafından nasıl kullanıldığını ortaya koyan önemli bir seri olduğunu söyleyebilirim. John Perkins, IMF ve Dünya Bankası’na danışmanlık hizmeti veren bir şirketin çalışanıdır. Kitabında İran, Suudi Arabistan, Ekvador, Panama, Endonezya gibi ülkelerde yaptıkları girişimleri anlatıyor. Sözde “Barış Gönüllüleri” adı altında, gittikleri coğrafyalarda, gezdikleri bölgelerin her türlü sosyal, ekonomik, kültürel, demografik incelemelerini yaptıklarını söylüyor. Bunları rapor şeklinde kendi ülkelerine aktardıklarını, hedef ülke ile ilgili hangi stratejilerinin uygulanacağına dair yol haritalarını oluşturduklarından bahsediyor.

O ülkelerin demografik yapılarını öylesine analiz ediyorlar ki, yarın bir sıkıntı ile karşılaşırlarsa, halkın içindeki ayrışma eşiklerini kullanıp, o ülkenin iç çekişmeye düşerek kendilerini hedef almaktan uzaklaşmasını sağlıyorlar. Bu yapılar için ahlaktan, insanlıktan bahsetmek mümkün değil. Mesela Ekvador’da şehir şebeke suyuna hastalık bulaştırıp, sonra da o bölgeye girmesini istedikleri küresel şirketlerinin helikopterleri ile hastalığın tavan yaptığı bölgelere iniyorlar. Helikopterden çıkan üzerlerinde beyaz önlükleri bulunan doktorları halka gösterip şifa! dağıtacaklarını söylüyorlar. Hastalıktan kırılan halk da doktorlara dört elle sarılıyor. Sonra da o şirketin bölgede atacağı her adımda rahatça hareket etmesini temin etmiş oluyorlar.

Bu ekonomik tetikçi “Benim asıl işim, görevlendirildiğim ülkelerdeki yöneticileri, onların havaalanlarına, otoyollara, elektrik santralleri ve büyük hastanelere aslında ne kadar çok ihtiyaçları olduğuna ikna etmekti” diyor. Sonra da bu yapılacak işler için gerekli finansı sağlayabileceğimi ve işi üstlenecek firmaları onlara sunabileceğimi belirtmekti diye ekliyor. Para kendilerinden, işi yapacak olan kendileri, yani parayı bir cebinden al, diğerine koy. Sonrası ise basit; hedef ülke borçlandırılacak ve yüksek faiz oranlarıyla bağımlılık sağlanacaktır ve o ülke sözde bağımsız özde ise borç aldıklarına bağımlı hale gelecektir. Bunlar kendilerine engel olan yöneticileri ise, toplum nezdinde itibarsızlaştırmak ve onların toplumdaki desteklerinin azaltılması için her türlü gizli oyunları ortaya koyuyorlar. 28 Şubat’ta yapılanlar hâlâ hafızalardayken şimdi de 15 Temmuz’la karşı karşıya kaldık. Bu darbe girişimi bir kere daha gösterdi ki, küresel güçlere güvenmek yılanla çuvala girmekle eşdeğerdir.

Sonuç olarak, batılı egemenler, 20. yüzyılın fiili işgal dönemlerini farklı yöntemler kullanarak devam ettiriyorlar. Yani yasalar bağımsız olduğumuzu söylüyor ama gerçekler maalesef bunu teyit etmiyor. Ne demişti Sultan 3. Murad “Uyan Ey Gözlerim Gafletten Uyan”.