İnsanlığa kurtuluş reçetesini sunma potansiyeline sahip hareketlerin içinde bulundukları kısır döngüyü aşmaları ve yeniden umudu aşılamaları tercihten öte bir zorunluluk içermektedir.
Bugünkü dünya tersinden ifadesiyle “ağlayanı şöyle dursun, güleni de huzursuz” denecek türden bir ruh haline sahip. Eşitsizliklerin, adaletsizliklerin, işgallerin, sömürünün hüküm sürdüğü bir dünyada yaşıyoruz.
Kimsenin kendisini emniyet altında hissetmediği, yarına ilişkin kaygıların zirvede olduğu bir dünya var karşımızda.
Kıtlık, salgın, kuraklık, deprem, savaş, siyasi ve iktisadi kriz gibi çeşitli kavramlar o denli sıklıkla kullanılıyor ki, insanların gündemine girmemesi, insanların bundan etkilenmemesi mümkün olmuyor.
O nedenle yarına ilişkin korku dağları oluşuyor.
Gerek Türkiye’de gerekse dünya genelinde antidepresan kullanımının milyonlarca kutu üzerinden ifade edilmesi bunun basit bir göstergesi sayılabilir. Çok sayıda insan, yarına ilişkin kaygıları nedeniyle bugünü uyuşturularak yaşamak zorunda bırakılıyor.
Yarını bu sayede unutuyor ama bu arada bugün de elden kaçıyor. Dün zaten yok sayıldığından ortaya zaman mefhumundan mahrum bir kişilik peydah oluyor.
Nereden geldiğini, nereye gittiğini, sorumluluklarının ve sınırlarının ne olduğunu bilmeyen, daha fenası bilme ihtiyacı da hissetmeyen “his yok, acı yok, leş mi kesildin” dedirten bir kişilik ve bunun ortaya çıkardığı bir toplum beliriyor.
Kimliksizleştirilmeye ve yığına dönüştürülmeye çalışılan bir dünya var karşımızda. Bilindiği gibi bugün göçmenlerin/mültecilerin sayısı hiç kuşkusuz tarihinin zirvesini yaşıyor.
Ancak göçmenlik hali yalnızca mekânsal manadan ibaret görülmezse bugün dünya nüfusunun önemli bir kısmının zaten mülteci konumuna düşürüldüğü söylenilebilir.
Biliyoruz ki; insanlar doğduğu yerden, toprağından koparıldığı için mülteci olarak tanımlanır. Peki ya kendi kültüründen, değerlerinden, hedeflerinden, yaratılış gayesinden koparılan insanlar nasıl tanımlanacak?
Giyim kuşamından yeme alışkanlıklarına, dinlediği müzikten izlediği filmlere kadar benzeştirilen ve etki altına alınan zihinler nasıl tanımlanacak?
Onun içindir ki, bugün insanlık, kimliksizleşme tehdidiyle karşı karşıya bırakıldı deniliyor.
Ayakları her ne kadar kendi topraklarına bassa da zihinleri ve gönülleri işgal edilmiş kitlelerin uyandırılmaya, sarsılmaya ihtiyacı var!
Başına gelenin ne olduğunun farkına bile varamayan ve kendini gerçekten özgür zanneden insanlığa “nereye bu gidiş” gerçeğini haykıracak sözün yükseltilmesine ihtiyaç var.
1400 yıl önce yıkılan köle düzeninin bugün makyaj yapılarak yeniden sahnelenmesine engel olacak köz bekçilerine ihtiyaç var!
İşte bu sebepten dolayıdır ki, mevcut küresel sistemin karşısında yer alan hareketlerin son dönemlerde yaşadıkları “bir milimlik sapmalar” konusuna dikkat çekiliyor.
İşin başı batılın ipliğini pazara çıkarmaktan geçmektedir. Batılın adı konulmadığında batıl kendi istediğini konuşturmaktadır. Bugün içinde yaşanılan zulüm dünyası ırkçı emperyalistlerin, Siyonistlerin eseridir.
Tek bir merkezden dünyayı korku ve tehdit ile yönetmeye çalışan ırkçı emperyalistlerin karşısında toplumları uyandıracak, aynı zamanda alternatif çözüm yollarını ortaya koyacak hareketlere her zamankinden daha fazla ihtiyaç var.
Hareketlerin sabitelerini yeniden hatırlama, birbirleri arasında iş birliklerini yeniden artırma ve hep birlikte temel meseleleri açıklığa kavuşturacak ilmi çalışmalar marifetiyle sorunlarımıza çare üretme yükümlülüğü bulunmaktadır.
Bu vazife aynı zamanda bir arada yaşamanın üzerimize yüklediği insani bir sorumluluktur. Fert fert yapılmaya çalışıldığı takdirde başarılamayacak işler bir ve beraber olunduğunda kolaylıkla çözülebilir.