Yaşama tutunabilmek için, bütün imkânlarımızı seferber
ederken, ölüm ve ölüm duygusundan adım adım kaçarız. Hayatımızı tehdit edecek
nesne ya da kişilerden uzaklaşır ve yaşama sımsıkı tutunuruz. Freud insanın
yaşama içgüdüsünü hazza yaklaşma acısından uzaklaşma şeklinde tarif eder. Ona
göre hazza olan yatkınlığımız, yaşamla bağımızı güçlendirir, en küçük bir
tehdit karşısında dahi irkilir, güvenlik duvarlarımızı yeniden öreriz. Hastalık
ya da yaşlılık gibi durumları güvenliğimiz için bir tehdit olarak görür ve
uzaklaşmaya çalışırız.
Yaşlılarla ilgili yapılan bir araştırmada, ahirete
inanmayan kesimlerin ölüm duygusunu daha yoğun yaşadıkları ortaya çıkmıştır.
Ölüm sonrası hayata inanmayan kesimler, ya ölümü yok saymakta ya da ölüm duygusundan
kaçmak için kendilerini eğlenceye vermektedirler. Çünkü onlar için ölüm yaşam
ve yaşamdan aldıkları hazzı ellerinden alıyor.
Müminler için ölüm ulvi bir yolculuktur. Her ne kadar
ölüm duygusu korkularımızı su yüzeyine çıkarsa da ölüm sonrası hayattan
ümidimizi hiç kesmeyiz. Ölümün bir yok oluş değil yeniden doğuş olduğunu bilir
ve hazırlıklarımızı arttırırız.
Meşhur ihtiyaçlar hiyerarşisi ile zihinlerimizde yer
edinen Maslow insanın yaşama isteğini kategorize ederken ihtiyaçları merkeze
alır. Güvenlik ihtiyacı bunların başında gelir. İnsan ihtiyaçlıdır, ihtiyaçları
karşılanmadığı sürece kendini güvende hissetmez. Logaterapinin babası sayılan
Frankl ise toplama kamplarında yaşayan insanların durumu üzerinden
değerlendirme yapar ve olaylara olumlu anlam vermenin yani ümidin, kişinin
güvenini arttırdığını ve onu hayatta tutabildiğini ileri sürer. İnsanoğlu adım
adım kaçtığı ölüm duygusundan bir türlü kurtulamamış ve sonlu olan dünyada
sonsuzluğa ulaşmanın yollarını araştırmıştır. Fakat hakikat çizgisinde
gerçekleşmeyen bu arayış yolun bir kavşağında kalmış ve oradan öteye
gidememiştir.
Bilim baş döndürücü bir şekilde ilerliyor, insanoğlu
artık daha uzun ve daha kaliteli yaşamanın yollarını arıyor, uzaya çıkıyor,
teknolojiyi kullanarak dünyanın bir ucundan öbür ucuna kısa sürede ulaşıyor.
Akla hayale gelmeyecek keşiflere imza atıyor. Fakat ölüm karşısında bütün
yeteneklerini kullansa dahi, çözümsüz ve çaresiz kalıyor. Ölümü ne
anlayabiliyor ne de anlamak istiyor. Zira bir kişinin ölümü doğru anlayabilmesi
için ölüm ötesinde Cennet ve Cehennem gibi iki önemli gerçeğin olduğunu kabul
etmesi gerekir. Müminler, ölüm, ahiret, hesap günü, Cennet ve Cehennemin bir
gerçek olduğuna tereddütsüz inanır ve teslim olurlar. Onların yaşamlarında bu
iki duygu iç içe geçmiştir. Ümit ve korku. Korkuları onları harekete geçirirken
ümitleri bir güneş gibi doğar içlerine. Ve inandık demekle kalmaz gayret
gösterirler.