Bir şehre gittiğinizde onun en önemli yerlerini ziyaret edip, görülmesi tadılması gereken ne varsa görüp tatmak bir şehrin kültürel dokusu adına fikir verebilir. Hatta ziyaretlerde sosyal gözlem yaparak da bir takım şeyleri görebiliriz. Ancak bunlar o şehrin tamamı hakkında fikir verir mi? Şehrin buluşma noktası neresi? Merkezinde neler var? Şehrin dokusunu ne yansıtıyor, insanların gündeminde neler var? Benim için bir şehrin en önemli yeri şehir kütüphanesidir. Şehirlerin yükselen binalarının arasında şehir düzenlemesinde kütüphaneye ayrılan yer o şehir hakkında bana az çok fikir verir. Bir de şehrin buluşma noktalarını oluşturan kitapçılar benim için önem arz eder. Ne yazık ki kitap evleri giderek kırtasiye ve yaprak testler ile dolmaya başlamış haliyle bu durum bende üzüntüye neden oluyor. Sürekli medeniyet, kültür vb. konuşmaların sürüp gittiği bir zaman diliminde içerikten yoksun market raflarında satılan çok satanlar namlı kitaplar vaziyeti düzeltmiyor.

Allah’tan Sebahattin Ali var. Hangi edebiyat öğretmeni akıl ettiyse hemen hemen bütün kitapçılarda birer kitabı var. O da olmasa nerdeyse durum vahim. Elbette kitapçılar nihayetinde ticaret yapıyorlar, satış yapıp dükkânlarını, hanelerini döndürmek zorundalar. Peki, bu işte sorun sadece kitabevlerinde mi? Hayır. Hepimiz bunun birer parçası olarak sorumluyuz. Sadece okumaya özendirmek yetmez, bir şehri tasarlarken kitabı o şehrin merkezine koyamıyorsak insanın gündemine de koyamayız. Onun için bazı eski şehirlerimizdeki tarihi medreseler şehri, kültürü ve o kültürün insanını nasıl şekillendirmişse yine aynı yolu izlemekten başka bir çıkar yol görünmüyor. Bazen düşünüyorum da keşke şehirlerin yöneticileri rekorlar kitabına girmek için saçma sapan işlere imza atacaklarına şehrin nefes borusu olan kütüphaneleri inşa etseler daha güzel ve faydalı bir işe imza atmazlar mı?

Yapılacak çok iş var ancak zeminini kaybeden bir kitap dünyası var. Rakamlara ve çeşitli karşılaştırmalara girip daha çok yazının sınırlarını zorlamak istemiyorum.  Görünen manzara benim için yeterli. Özellikle yazın dünyasının da bu gidişatta payı büyük, ekranlar sadece vitrine heveslendiriyor ve bunun için de yazı hayatı bir araç olarak görülüyor. Kimse işin zahmetli kısmına talip olmuyor ki nitelikli bir üretim ve temas oluşmuyor. Belki de sosyalleşmenin her şeyi sıradanlaştırdığı bir süreci yaşıyoruz. Çayın, kahvenin yanında paylaşılan kitaplar acaba okunuyor mu? Ya da her çok satan, her tavsiye edilen gerçekten bir ihtiyacı gideriyor mu? Acaba öğretmenler ayda kaç kitap okuyor, bir mimarın kütüphanesini hangi kitaplar şekillendiriyor. Mühendis, doktor, avukat vb. meslek erbabının kitapla ilgisi ne kadardır? Bu sorular aklımın bir kenarında sürekli batıyor tıpkı kıymık gibi.

Çoğu zaman misafir olduğum evlerin raflarındaki kitaplara şöyle kaçamak göz atıyorum şehirlerdeki kitabevlerinin durumundan farksız değil durum. Eski adamların kitaplığında iki parmak toz var ve anlaşılan onların da okumaya ihtiyacı yok zaten yeterince sosyal medya beslenmesi yapıyorlar. Herkesin elinde bir cep telefonu çok ilginç diyerek aktardıkları malumatlar çift şerit yol olur zaten! Yediden yetmişe teknolojiye adapte olduk ama galiba kıl-u kal ile uğraşmak, gıybet ve dedikodu yapmak için çağ atladık gerisi önemsiz. Belki şimdi şuraya ülkelerin teknolojiyi hangi amaçla kullandıklarına dair verileri yazsam yüzüm kızarır, onun için hiç bunlara girmiyorum. Sadece bir yara olarak bu durumu sizinle hasbi hal etmek istedim. Bilmem derdimi aktarabildim mi? Hoşça bakın zatınıza…

TAŞ GEMİ

“Çok daha ferah olmalıdır

Cinnet dedikleri o cennet

Şu akıl zindanlarımızdan,”

(Cahit Sıtkı)

Not: Bu hafta türkümüz İdris Canbaz’dan… Cengiz Özkan söylüyor: “Hayal Bana Yakın Yar Bana Uzak.”  İstersen Âşık Veysel’den de dinleyebilirsin.

Bir de bu ara Sezen Aksu esiyor. Sessiz sakin bir yaz yolculuğu var tınılarında. “Begonvil”i dinleyebilirsin. Bu da benden…

Bize Kadar:

1- Kısa da olsa bir seyahate çık; kasabaya, köye, bir dosta git… Yol iyi gelir, tazelik verir.

2- Can sıkıntısına sebep olan şeyleri hayatının merkezinden uzaklaştır ya da sen uzak dur.

3- Küçük gördüğün ve yapmadığın şeyleri yap. İncelikler buradan neşet eder.

4- Arada kendini yokla, kararan yanlarını temizle ama kendine torpil yapma!

5- İstersen bu hafta Beşir Ayvazoğlu’nun, “1924 Bir Fotoğrafın Uzun Hikâyesi” adlı kitabını okuyabilirsin.

Dağarcık

“Çok uzun zaman salt anketör olarak kalınmaz. Yeni mezun bir psiko-sosyolog üst basamaklara daha çabuk ulaşır: ya bir ajansta müdür, müdür yardımcısı olur, ya da büyük şirkette, personel alımı, yönlendirme, halkla ilişkiler, ticari politika gibi işlerden sorumlu, kıskanılacak bir servis şefliği bulur. Bunlar iyi yerlerdir: bürolar halı döşeli olur, iki telefon, bir diktafon, bir buzdolabı hatta bazen bir duvarda Bernard Buffet’nin tablosu bulunur.”

(George Perec’den tadımlık)

TEKKE

“Amaçları bulanık olanlar kuşku yok ki araçların dolambaçlarında takılıp kalacaklardır. Balık için ördükleri ağa ayakları dolaşacak, tavşan için ördükleri tuzağa belki ellerini kaptıracaklar.” (İsmet Özel’den tadımlık)

Bir Lahza

“Uzayan işin tadı kaçar denilmiş. Kaçtı. Demir tavında dövülür, tandır sıcak iken ekmek tutar gibi ne öğütler verilmiş. Doğru.

Lakin şu da var: Demirdir çekilmez feleğin yayı. Güç ister, varlık ister.” (Kapıları Açmak’tan)