Yakın sayılabilecek bir geçmişte Yunanistan’da gerçekleştiği söylenen garip bir olaydan bahsedilir.
Psikopolitika eserinde Chul Han’ın ifade ettiğine göre bir grup çocuk, metruk, yıkık dökük bir evde oyun oynarken bir tomar para bulurlar.
Olayı garipleştiren, paranın bulunması değil elbette. Garip olan; bundan sonrasında çocukların paraya ne yaptıklarıdır.
Çocuklar, birçok insanın beklediği bir davranış çerçevesinde, parayı kendi aralarında eşit bir şekilde pay ederek harcama hesaplarına girmezler.
Paranın bir kişiye ait olacağı varsayımıyla sahibini arayıp bulup kendisine teslim etmek gibi erdemli davranış olarak sunulan bir pratiği de gerçekleştirmezler.
Peki ya ne yaparlar?
Çocuklar parayla basit bir kâğıt gibi oyun oynarlar, sonra da oyun hengâmesinde bir tomar parayı yırtarak parça pinçik hale getirirler.
Bu olayı önemli hale getiren husus da tam olarak burasıdır.
Çocuklar bu hareketleriyle etrafında döndüğümüz, uğrunda kendimize dahi yabancılaştığımız bir nesnenin aslında ne kadar anlamsızlaşabileceğini, değersiz hale gelebileceğini bize ispat etmiş oldular.
Muhtemelen böylesi bir ispatı gerçekleştirdiklerinden kendileri de haberdar değiller. Belki bilinçli bir eylem ortaya koymak için de yapmadılar. Hatta belki de birkaç yaş büyük olsalardı ya da büyüklerinden paranın kutsallığını (!) öğrenmiş olsalardı bir tomar paranın paylaşımı onların oyununun, dahası dostluklarının sonu olacaktı.
Paranın nasıl, kime, ne kadar pay edileceği üzerinden başlayan tartışma ve sonrasında oluşacak kamplaşmalar, nihayetinde muhtemelen çatışma ile son bulacaktı.
Tüm bu ihtimaller, ayrıntılar artırılabilir ancak önemli olan, kıssadan hisseyi alabilmektir. Bu kıssanın hissesi ne olmalıdır?
Para; varlığı bir dert, yokluğu yara denilen bir nesne.
Bu yüzden yukarıda zikredilen örnek olay; romantik tepkiler, anarşist duygular üzerinden bir para/maddiyat kötülemesi anlamı taşımıyor. Para sadece bir sembol. Elbette insanın temel ihtiyaçlarının karşılanması noktasında belirli düzeyde maddiyata sahip olması gerekiyor.
Verilmek istenen mesaj ise özünde bize ait olmayana yüklediğimiz anlam ile ilgilidir. Bu nesne para olabileceği gibi başka herhangi bir maddi unsur da olabilir.
Mesela bir tomar para örneğine atıf yapan Chul Han, kutsal olanı değersizleştirme anlamında dünyevileşme kavramına dikkat çekerek, aslında çocukların parayı dünyevileştirdiğini söyler.
“Yunan çocuklar, tamamen farklı bir kullanım, yani oyun içine sokarak parayı dünyevileştirmişlerdir. Bu, günümüzde fetiş haline getirilen parayı bir çırpıda dünyevi bir oyuncak durumuna sokmuştur.”
O halde neyi değersizleştirdiğimizi ve neye adeta kutsiyet atfettiğimizi bu vesileyle bir kez daha gözden geçirmek gerekiyor!
Hakikatte dünyevileştirdiğimiz ve elbette dünyevileştirmemiz gereken şeyler nedir sorusunu sormak gerekiyor.
İnsan, para gibi nesneleri ya da makam-mevkiyi kutsallaştırdığında aslında kendini değersizleştiriyor. Dünyevileştirdiği yani değersizleştirdiği kendi değeri oluyor.
Hâlbuki insan, insan olmakla değerli hale geliyor.
İnsanı bu değerden mahrum bırakan engel ne olursa olsun, insan için tehlike barındırmaktadır. İnsan, kendi eliyle yapıp ettiklerinden değersiz hale gelmektedir.
Örnek olaydaki çocukların yerine kendimizi koysak ve metruk evi yaşadığımız dünya olarak hayal etsek; neleri kendimize oyuncak ettiğimize, dahası ne oynadığımıza ve kimin oyununu oynadığımıza baksak nasıl olur?