Duyma ve düşünme yetilerinin mahiyetini belirginleştirmek, somutlaştırmak, eş deyişle duymak, anlamak ve kavramak için birtakım araçlara başvurmak zorundadır insan. Bu araçlar aynı zamanda, duyma ve düşünme yetisini kendi içinde ayrıma tabi tutabilme işlevi de görür. Sözgelimi duyma ya da duyumsama yetisinin mahiyetini sanat ve edebiyat olarak adlandırırız. Yine sanat ve edebiyatı kendi içinde ayrıma tabi tutarak, daha doğrusu, başvurulan araçların gereği olarak alt ayrım yapma gereği duyarız. Başvurulan ya da kullanılan araçlar dil, renk, çizgi ve davranış olabilir, ama bunların kullanımları ve işlevleri üzerinde seçimler, ayrımlar ve değerlendirmeler yaparız. Sözgelimi, bütün insanlar aynı dili, o dilin kelimelerini az ya da çok kullanarak duymalarını, düşünmelerini somutlaştırırlar, dışa yansıtırlar, ama bunların işaret ettiği sonuçlar aynı olabileceği gibi, farklı ya da bütünüyle karşıt olabilir. Zaman içinde çeşitli denemeler ile yeni renk karışımları elde eden ressam, sonuçta duyma ve düşünmesini renk aracına başvurmak suretiyle gerçekleştirir, onları somutlaştırır. Aynı dili kullanan insanlar duymalarını, isteklerini konuşarak karşısındakine aktarırken, aynı dili kullanan bir diğeri buna bir biçim vererek şiire, hikâyeye, romana veya denemeye dönüştürür. Renk ve resim bakımından da benzer durumdan söz edilebilir.

Özet olarak, bütün bu etkinliği anlaşılır kılmak için kayıt altına almak şeklinde nitelendirmek mümkündür. Çünkü böyle bir işlem yapılmadığı takdirde duyma ve düşünme belirsiz, sınırsız, dolayısıyla anlaşılmaz ve kavranmaz bir şey olarak kalır. Kayıt altına alma işlemiyse, kaçınılmaz olarak birtakım ilkeleri, ölçüleri, kuralları, yöntemleri içermek durumundadır, doğal olarak da gerektirir.

İnsanın kendisini, çevresini, dünyayı, evreni ve Tanrı’yı anlama, kavrama çabasının bir işareti sayacağımız bilgi, bilim bakımından kayıt altına alma işlemi, yöntemiyle birlikte içeriğiyle de böyle bir sürece sıkı sıkıya bağlıdır.

Bu çerçevede sözü “iktidar” ve siyaset olgusuna getirebiliriz. Daha doğrusu, getirmek istiyorum.

“İktidar”, çeşitli görünümler biçiminde tezahür edebilme gizilgücüne (potansiyel) sahip bir olgudur ve salt kendiliğinden olumlu ve olumsuz bir nitelik taşımaz. Ancak belli şart ve durumlar ölçeğinde, olumlu ve olumsuz nitelendirme konusu olabilir. Dolayısıyla onun belli ilkelere, kurallara ve kurumlara göre irdelenmesi gerekmektedir. Erdemli, onurlu bir kişiliği ve hayatı amaç edinmiş bir kimsenin aşırı istek ve tutkuları karşısında iradesini kullanarak çaba içinde olması, iktidar yeteneğini gösterir ve bu övgüye layık bir durumdur. Fakat sahip olduğu imkân ve gücü, bir başkasının kişiliğini, varlığını, hakkını, menfaatini tehdit eder, ortadan kaldırır şekilde kullanması kabul edilemez bir “iktidar”ı gösterir.

Siyaset alanında, doğal olarak “iktidar” belirgin, yerine göre de vazgeçilemez bir nitelikte kendini gösterebilir. Ancak, siyaset olgusunun bağlı olduğu “ethik” alanın dayandığı ilkeler, kurallar ve kurumlar yoluyla “iktidar” kayıt altına alınmadığı takdirde, hem kendi varlık ve anlamını, hem siyaset olgusunu ve onun bağlı olduğu diğer alanları etkilemeye başlar. Sözgelimi ahlâki olan; “kendin için istemediğin bir şeyi başkası için de isteme” ilkesini dikkate almadan, kullanımına özen göstermeden, salt göreceli bir “iktidar”ın gereğine göre hareket eder isen, siyasetin amacını ve işlevini de zedelemiş, hatta ortadan kaldırmış olursun. Oysa varlığı ve mahiyeti gereği siyaset, insanın, bireyin, toplumun ve milletin varlığını, hakkını, menfaatini gözetmek, korumak, hatta geliştirmek, gelişmesini sağlamak durumundadır. Somut olarak insanın, bireyin ve toplumun iç ve dış güvenliğini, huzurunu, sağlığını korumak, ortaya çıkan ve çıkacak olan her türden hak ve özgürlük ihlallerini, saldırılarını, kısıtlamalarını bertaraf etmek, hak, özgürlük ve menfaat dengesini sağlamaktır.

-Bir teşekkür: Değerli ve sevgili dost şair Hüseyin Akın, geçen haftaki yazısında yılın “en”lerinin seçimi babında köşe yazarlığı tercihinde bulundu. Sanat ve edebiyatın sesini-soluğunu duyuran yazılarını ilgiyle ve dikkatle izliyor, yararlanıyorum. Kalemine sağlık.

-Bir mazurat: Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi’nin kadirbilirlik olarak düzenlediği Sezai Karakoç’u anma günleri gerçekleştirildi. Daha önceleri konuşmacı olarak katılıp katılamayacağımı telefonda bir arkadaş bildirdi. Katılabileceğimi beyan ettim ve konuşma başlığını söyledim. Gün ve saatinin daha sonra bildirileceği belirtildi. Ancak Cuma ve Cumartesi günlerinden hangisini tercih ettiğimin sorulması üzerine Cumartesi olabileceğini söyledim. Tarih olarak da 16, 17 tarihleri olabileceği ifadeleri geçti. Fakat gerek gün, gerek saat belirlendiğine dair bir dönüş yapılmadı. 25 Cumartesi, saat 11.00’e doğru Alim Türkyılmaz telefonla arayarak toplantının başlamak üzere olduğunu ve beklediklerini söyledi. Üsküdar/Altunizade’den Sultanahmet’e varabilmem bir saatten önce mümkün olamayacaktı. Dolayısıyla katılamadım. Zahmet ve lütfedip gelen ve TYB yöneticileri dostlardan, elimde olmayan sonuç dolayısıyla özür beyan ediyorum. Selamlar, sevgiler.