Öğrencilerin çalışma kitabında yazmıyor.
Okullarda da öğretilmiyor.
Hayatta nasıl dik durulacağı, bu imtihan defterinin kopyasız, yanlışsız, zayıfsız nasıl tamamlanacağı da hiç gösterilmiyor.
O haberi okuduğumda, zihnim iyice ağırlaşıyor.
"Odasında ölen oğlunun cesedini üç gün sonra buldu" haberine çoğumuz göz gezdirip, gazete sayfasını çevirmiştir.
Gündemde Irak vardır, esir askerlerin kurtarılışı, ABD ziyareti, operasyon vardır.
Hatta adi bir ölüm haberi olarak "üçüncü sayfa" kazaları arasında eriyip gittiğini bile fark etmemişizdir.
Fakat savaştaki kayıp oğullarımızdan biridir, o ismini bile aklımızda tutamadığımız odasında ölen oğul.
Yaşam savaşını nerelerde kaybettiğimizin de somut bir göstergesi.
Ev içinde yabancılaşmanın boyutunu, televizyonun, dizinin daha öne geçip de evlat ölüsünden bile anaları ayırdığı.
Bekâr olan ve annesi ile birlikte yaşayan alkol bağımlısı olduğu iddia edilen 48 lik oğulun hikâyesi masallardaki gibi mutlu bitmiyor.
70 lik annenin ifadesi ile "tartışma nedeniyle konuşmuyorduk. Kendisi o gün odasına girdi. Ben de küs olduğumuz için yanına gitmedim. Dün eve yayılan koku nedeniyle odasına girince oğlumun öldüğünü anladım."
Alkolik iddiası.
Çoğumuzun konuşmaktan korktuğumuz.
Ailemizde, akrabamızda, arkadaşımızda, mahallemizde alkoliklerin küçük bir çocuk gibi hayat dersini ezber edememelerini gayet olağan karşılamalarımız.
"O artık ıslah olamaz" hükümleri ile mutsuzluğu onların hakkı olarak görmelerimiz.
Eş ve çocuklarının eşyalarını yükleyip kamyona, mahallemizden ayrılırlarken buruk bir umursamazlıkla, ya da böyle olacağı belliydi edalarıyla arkalarından bakmalarımız.
Ya da bir tanıdığın alkolik kocasının dayaklarına dayanamayıp da boşandığını her duyduğumuzda, can evinden vurulmadığımız.
Okullarda şiir ezberlettiğimiz, nutuk okuttuğumuz, yazılı yaptığımız bu çocukların nasıl olup da bir kuş gibi toplumun, anne baba, eş ve çocuklarının elinden kaçıverdiğine akıl sır erdiremediğimiz.
Yaralı oğullarımız.
Hani kızlarımız evlenirken ana nasihati olarak, "bak kocanı say, sev" diye sıkı sıkı tembihleyip de oğullarımız evlenirken, ağzımıza kilit astığımız bir ataerkil toplumsal rengimizden mi kaynaklanmaktadır ki; bu çocukların evlilikleri hiç iyi gitmez.
Hani anne olarak oğlumuzu dizimize yatırıp saçlarını çok mu az okşuyoruz, çok mu az sarılıp öpüyoruz, sonra kulağına çok mu az fısıldıyoruz; "yarın evlendiğinde seni hayırlı bir evlat, gelinimin sevgi dolu eşi, torunlarımın şefkatli babası görmeyi murad ediyorum" demeyi erteliyor ya da unutuyor muyuz ki oğullarımız bir şişeye hapsolarak kendilerine ve ailelerine böyle ölümüne zarar verebilmekteler.
Ya da hain kaynana damarlarımız mı kabarıyor, "ben çektim, elin kızı da çeksin, sen erkeksin" tipi sırt sıvamalarla güya sert erkek yetiştirme adına, evladımızı ve onun evlatlarını mutsuz ediyoruz.
Bilemiyorum ama o evladının ölüsünden haberi olmayan anne gibi çoğumuz.
Evladının sorunlarına kulaklarını tıkayıp da.
Bir kap yemekle, üst baş yıkamakla, etraf temizlemekle kendimizi ana kraliçe tahtından hiç inmiyor görme yanılgımızla; en büyük çorabı başımıza örmekteyiz.
"Kızlarımızı iyi yetiştirdik" avuntularını bırakalım da oğullarımızı daha şefkatli, daha merhametli, ailesine ve toplumuna daha saygılı ve sevgili nasıl yetiştiririz bunu bir daha iyice düşünelim.
Çoğu babanın yaptığı gibi, aşağılanarak büyütülen erkek çocukları bir araştırın bakalım, neredeler.
Hangi mutsuzluklara, başarısızlıklara, sevgisizliklere yelken açmışlar.
Sevgi sefaletine duçar olmuş kayıp oğullarımızı kurtarmak adına, şişelere hapsolmuş bu kırklık, ellilik çocuklara daha fazla sevgi ve merhamet lütfen.