“İç ağrısıyım bir mağmanın
kopmuş fırtınanın sesi
derini yok, ses gelmiyor bir kuyu.
Çiçeğiyim yaprağını yüzüne
kapatan ağlamanın” (Birhan Keskin)
Andrei Tarkovsky’nin, Stalker’da anlattığı şu bölüm beni hep içine doğru çekmiştir: "Bir insan yeni doğduğunda zayıf ve esnektir. Öldüğü zaman ise kaskatı ve duygusuzdur. Sertlik ve güç ölümün arkadaşlarıdır. Esneklik ve zayıflık varoluşun tazeliğinin ifadeleridir. Kendini sertleştiren hiçbir şey kazanmayı başaramaz." Bu diyalog son zamanlarda dönüp dönüp hatırladığım birçok konu ile de örtüştürdüğüm bir açıklık veriyor. En çok da sosyal konularda örtüşüyor. Ailede, cemiyette, toplumda ve kurumlarda ve de devlette. Hangi yere dönüp bakarsan bir yangın yeri gibi. Sevgisiz, şefkatsiz, merhametsiz bir zamanın içerisinden geçerken artık bu da olmaz, bu da yapılmaz denebilecek bir şey kalmadı; hatta bu insanlar bunu yapmaz diyerek kefil olunabilecek bir topluluk sanırım yok gibi. Elbette bu insana acı veriyor.
Bugün hiçbir kimse bir diğerini iyiliğe, güzelliğe davet etmiyor. Herkes kendi iyisinin, kendi güzelinin yeterli olduğunu düşünüyor. Herkes herkesi kötü ve eksik gördüğü için ya da tekfir edip veya ötekileştirdiği için bir şeyin güzelleşmesine, faydalı hale gelmesine ve hakka, hukuka uygun olması için çaba göstermiyor. Bir insan bu kadar güzel hikmetli şeyi anlatabilme kabiliyetine sahip olup, dervişane bir edaya bürünüp nasıl bu kadar kaskatı kötülüğü sahiplenebilir diye sorduğumda çoğu zaman cevapsız kalıyorum. Muhtemelen sorularına cevap bulamayanlar az da değildir.
Bütün sorunları sadece bir yere indirgemenin bir manası yok çünkü bir yerde çürüme, bozulma başladığında her şey (herkes) az ya da çok bundan nasiplenir. Ama bütün mesele herkes bir ötekinin günahını, kirini pasını döküyor oysa asıl mesele kirlenmemek değil, asıl mesele temizlenmekle yükümlü olduğumuz bilincinden mahrum oluşumuzdur. Kötülük için harcanan emeğin onda biri kadar bile iyilik için emek harcanmıyor. Bir ağaca, bir canlıya uygulanan şiddetle bir insana uygulanan şiddet arasında fark yok ikisinde de her şey şiddete uğrayanın aleyhinde cereyan ediyor. Geçen gün bir konuda hakkını arayan bir kimse neler yaptığını anlattı. Kendisine sordum, “Peki sonuç?” Önce ne demek istediğimi anlamadı, ardından kızdı. Yaptığı şeyi küçümsediğimi düşündü. Hayır, bilakis önemsiyorum ama öyle bir noktaya gelindi ki, herkes ne kadar kötülük, usulsüzlük, haksızlık yaparsa yapsın ‘bir şey olmayacağından’ o kadar emin ki! İşte bütün bu çürümenin tek kelimelik özeti.
Bu zamana kadar yaşadığımız bütün her şey, yıkmak üzerine inşa edilmiş bir zihniyeti ortaya çıkardı. Netice itibari ile insanı, insafı her şeyi yakıp yıkan bir ‘vurdumduymazlık’ toplumda karakter haline geldi. Bir şeyi iyileştirmek için çaba göstermenin bir karşılığının (toplum nazarında) olmadığı kanaati artık küçük çabaları da mecalsiz bırakıyor. Bütün her şeye kayıtsız kalmak elbette güç bir mesele olsa gerek ama kaybolan, kırılan bir şeyi onarmak, iyileştirmek belki de dünyadaki en zor meseledir. Hani “yapmak zor yıkmak kolay” anlayışının kolay olan tarafında olmak anlayışın (zihniyetin) geri kalanını gereksiz kılıyor. Çünkü hayatı tarif etme biçimi değişiyor. Bu bakımdan ya katılaşıp, buharlaşarak renksiz, kokusuz bir hale gelip çürümeye uğrayacak ya da bütün zorluğuna rağmen yeniden bir varoluş inşa edecek ve şefkat ve merhameti her şeyin merkezine koyup, adalet terazisini yerine yerleştirip bu dünya yolculuğunu anlamlı kılarak bu dünyadan geçip gidilecek. Onun için hayatı nasıl tanımlıyorsan oraya denk düşüyorsun. Hayat nedir? “Hayat, iman ve cehd’dir.” Bir de unutmamak lazım, “Yol yoktur. Sen yürürsen yol olur.” (Bab Aziz) Hoşça bakın zatınıza…