Önceki gün farklı bir revnak vardı havada.

Gökyüzünden insanların başına sanki avuç avuç konfetiler serpiliyordu.

Ya da bahar çiçekleri eğilmişler, ahalinin günlerine iyi başlaması için pembe beyaz çiçekleri ile dostluk senfonisi sunmakta idiler.

Her zamanki gibi durağa geç kalmış, koşarak gitmekte idim.

Öyle ya bu otobüsü de kaçırırsam, hastanedeki randevuma yetişemeyecektim.

O da ne.

Otobüs şoförü, kendisini yola atan bu yorgun kadını, her seferinde; “durak harici durmuyoruz” cümlesini anlatmak için elle kolla kızgınlık işareti yaparken.

Bu sefer öyle olmadı.

Koca otobüs durağa yetişmeme hayli mesafe varken, koşmamı görüp yanı başımda durdu.

Nasıl mutlu oldum.

Teşekkür ettim .

Şoför her günkünden daha mutlu idi, direksiyonun yanında bir kandil simidi paketi durmakta idi, yanındaki delikanlıya , “oruçluyum, yahu bu ne huzurmuş” diye anlattığını duydum, arka sıraya geçerken. Eve dönüşümde de kandil bereketinden yine istifade edecektim. Mutfağın musluğu kırıldı, ertesi gün kalabalık misafirim gelecek ve yemek yapacağım mutfakta bir damla su yok.

Hemen ustayı aradım.

Akşama çok az var.

İşten gelirken uğradı, musluğu gördü.

Elinde bir paket kandil simidi.

29’unda var yok usta.

Tamam dedi, “oruçluyum, çocuklarımla iftarımı açayım gelip yaparım”.

“Aman evladım, musluk sabaha kalmasın zira çok işim var, geceden yemekleri yapmak istiyorum, ustalara fazla güvenilmez de, söz verip gelmemekteler”.

“Yok, bir orucumu açayım gelirim” deyip gitti gerçekten bir iki saat sonra gelip musluğu onardı.

Asıl kandil bereketini yaşadığımız hastane koğuşunu anlatmadan hiç olmaz.

Fizik tedavi hastalarının tedavi oldukları koğuş, nasıl huzurlu idi.

Oysa bir önceki gün, çok gerilimli bir olay yaşamıştık.

Herkesin morali bozulmuş, kimsenin ağzını bıçak açmamıştı.

Büyük bir kavga çıkmıştı.

Konu nereden açıldı ise, tedavi gören hastalardan Kürt anne, kaybettiği terörist yeğenine yandığından söz açacak olmuş fakat başka bir hasta olan Laz anne de meğer askerdeki yeğenini terörist kurşunu ile kaybetmiş.

Kıyamet koptu.

İkisi de birbirlerine bağırdılar, hakaret ettiler.

Kavga sonunda ikisi de yeğenlerine ağladı, gözleri kan çanağı oldu.

Allah’tan başkaları kavgaya, taraflara karışmadı.

Herkes bu ciğeri yanan annelerin acısını anladı, yüreğinde yaşadı. Birbirlerine söyledikleri ağır cümlelerin de kimse üzerinde durmadı. Kürt anne daha sekülerdi, koğuş arkadaşına “bağnazlar, gericiler” diye bağırdı.

Laz anne de “din düşmanları” diye karşılık verdi.

Koğuş içine kapandı, bu olay üzerine kimse birbiri ile konuşmadı. Söz bitti, sohbet kesildi.

Ne yemek tarifleri, ne ağrılar için şifalı otlar muhabbeti oldu.

Fakat ertesi gün kandil bereketi, koğuşta hissettiğimiz huzur, anlatılacak gibi değil ancak yaşanınca anlaşılabilirdi. Sude daha 14 yaşında, annesi ile birlikte irmik helvası yapıp hemşirelere getirmiş, hemşireler “oruçluyuz akşama iftarda yeriz” diye teşekkür ettiler.

Derken Kürt anne gözüktü elinde kandil simitleri vardı, “kızlar, oruçluyum size de simit aldım” deyip hemşirelere uzattı.

Koğuştaki arkadaşlarına da dağıttı, Laz anneye de ikram etti, o da reddetmedi arkadaşını, uzanıp alıp teşekkür etti, kandil tebriğinde bulundular birbirlerine.

Koğuş nasıl huzurlu idi; kandil bereketi her yanı barışa, kardeşliğe, sevgiye, saygıya bezemişti.