İnsanların belli bir şuur düzeyine taşınması; yeniden ayağa kaldırılması ve tarihi yürüyüşüne kaldığı yerden devam etmesi muazzam bir emek ürünü!

Yılların emeğini boşa çıkarmak ise, son derece basit metotlarla gerçekleştirilebilecek kolay bir iştir. Nasıl mı, biraz açalım: Evvelce insanımız çok kararlı bir duruşa sahipti; her konuda kafası netti, hedefi belli, yürüyüşü açıktı. Karışık kuruşuk yollara sapmaz, farklı metotlara prim vermezdi. 

Ya şimdi öyle mi?

Ne olduysa 28 Şubat’ta oldu. Belki 28 Şubat bir semboldü. Ayrıca her kesimin 28 Şubat’ı farklı. Ülkeler için de öyle. Asıl hedef, yürüyüşün durdurulması. İşte, hedeflenen ve birçoğumuzu tepeden tırnağa değiştiren hatta dönüştüren şey budur. O günden bu günlere gelinceye kadar tabirimi mazur görün, köprünün altından çok sular geçti. 

Evet, ne olduysa 28 Şubat’ta oldu. 28 Şubatçılar bu süreç bin yıl sürecek demişti. Bu çıkış kimileri tarafından hafife alındı. Hatta destek çıkanlar da oldu. Kimileri ise, 28 Şubat ölü doğdu; seçmen 28 Şubat karşıtı bir yönetimi iş başına getirdi ve bu süreç sonlandırıldı diye iddia ettiler. Birçok konuda olduğu gibi bu meselede de kakofoni yaşanmakta.

Aslında mesele basit! Birkaç soru-cevap egzersizi yaparak sanırım doğruyu bulabiliriz.

1- Geçmişte Siyonizm’in dünya hâkimiyetinden söz ederdik ve bu akılla mücadele edilmesinin gereğine şiddetle inanırdık. 

Ya şimdi?

2- Ülkemizi, İslam Âlemini ve ezilen insanları kurtarmak gibi bir hedefimiz vardı. 

Şimdi öyle mi?

3- İslam Birliği›ni kurmak asıl amaçtı.

Şimdi ne durumdayız?

Soruları çoğaltmak mümkün...

Maksadımız önceki duygularımızla ve duruşumuzla şimdikiler arasında farklılık var mı, onu kontrol etmek. 

Dilerseniz cevabı birlikte verelim: 

Önceki düşüncelerimizle şimdikiler arasında en ufak bir yakınlığın dahi olmadığını esefle söylemek mümkün.

Efendim dengeler var, diyerek ideal olandan vaz geçip reel politik batağına saplanmak büyük bir hastalıktır ve tedavisi de adeta imkânsızdır.

Şimdi, insanımızın düşünce dünyasını etkileyen adeta zihnine kazınmış olan bazı muzır anlayışları tartışmamız lazım. Bunların en başında denge siyaseti gelmektedir. En ufak bir yorum katmadan denge siyasetinin uygulandığı dönemlere şöyle bir göz atalım. Öyle ya; bu uygulamalar ülkemiz için yararlı mı olmuş zararlı mı  birlikte bakalım.

Malum, 2. Viyana kuşatması olumsuz sonuçlandı. 1699 yılında Karlofça anlaşması imzalandı. Bu yeni durum Osmanlı Devleti için sonun başlangıcıydı. 1718›de Pasarofça anlaşması yapıldı ve Lale Devri başladı. Bu dönem, yenilik ve değişim adına atılan ilk adımlardı. Kısaca adına Batılılaşma denilen bu dönem 1850›li yıllara kadar bu minval üzere devam etti. O dönemin yöneticileri birde güçler arasında denge gözetmenin zaruretine inandılar. Akabinde «denge» siyaseti uygulanmaya başlandı. 1900›lü yılların ilk çeyreğinde Osmanlı dağıldı ama süreç belirli bir şekilde devam ettirilmektedir.

Şimdi geriye dönüp baktığımızda ne kazandık ne kaybettik, bunun muhasebesini yapmamız gerekiyor.

Mevcut durum ise denge siyasetiyle de açıklanamaz. Önce komşularla Sıfır sorun diye bir söylemle yola çıkıldı. Bazı sonuçlar da alınıyordu ki; birden bire etraf buz kesti. Herkesle sorunlu hale gelindi. Arkasından politika değişikliği oldu. Hatta hükümet de değiştirildi. Şimdi dostlarımızı çoğaltacağız diye bir kavram atıldı ortaya. 

Konuyu uzatmadan kestirmeden şunu söylesek sanırım maksat hâsıl olur:

Özellikle One Minute çıkışıyla şimdiki söylenenler ve yapılanlar birbirinin aynısı mı, devamı mı, yoksa tam tersi mi?

O çıkışı alkışlamakla bu durumu övmek arasında bir çelişki yok mu?

Adına ister kakofoni deyin, ister zihin kayması, ister kafa karışıklığı...

Adına ne dersek diyelim: Bir milletin modern anlamda bitirilmesi demek ki böyle bir şey...