Kadın ile erkek arasındaki mesele, sadece Diyarbakır’da ya da İstanbul’da değil; Mekke’de de Medine’de de var olan bir hakikattir. Bu mesele ikinci evlilikle sınırlı değildir. “İkinci evlilik kelimesini sözlükten kaldıralım” denilse dahi sorun ortadan kalkmayacaktır. Çünkü bu mesele, yaratılışın özüne dair bir meseledir.

Soru şudur: Eğer ümmetin başına yeniden büyük bir adalet timsali gelse, mesela Ömer bin Hattab tekrar yönetici olsa bu sorun çözülür mü? Cevap nettir: Hayır. Çünkü bu mesele lider değişikliğiyle çözülecek bir mesele değildir. Ne Ömer’in adaleti ne de başka bir büyük şahsiyetin dirayeti kadın-erkek arasındaki yaratılış farklılığını ortadan kaldırabilir.

YARATILIŞ GERÇEĞİ VE KAÇINILMAZ FARKLILIK

İnsanın iki eli, iki ayağı vardır. “Bir el yeterdi” denilemez. Gece ve gündüz dönüşümlüdür. “Hiç gece olmasa” denilemez. Aynı şekilde kadın ve erkek de birbirinin aynı olacak şekilde yaratılmamıştır.

Eğer Havva annemiz, Âdem babamızın akıl ve ruh bakımından tamamen aynısı olsaydı bugün insanlık var olmazdı. Farklılık, hayatın devam sebebidir. Ölüm olmasa doğumun kıymeti bilinmez. Gece olmasa gündüzün anlamı kalmaz.

Dolayısıyla kadın ile erkek arasındaki sürtüşme, varoluşun bir sonucudur. Bu sürtüşme tamamen yok olmayacaktır. Çünkü bu dünya, imtihan dünyasıdır.

PEYGAMBER DÖNEMİNDE BİLE TAM ÇÖZÜLMEYEN BİR İMTİHAN

Kadın-erkek meselesi, en faziletli dönemde dahi bütünüyle ortadan kalkmamıştır. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Medine’de devlet kurduğu dönemde bile aile içi meseleler yaşanmıştır. Kur’an’da Mücâdile Sûresi’nde kocasını şikâyet eden bir kadının sesi Allah tarafından duyurulmuştur.

Bu hakikat, bize şunu gösterir:
Sorunların varlığı, imanın yokluğu anlamına gelmez.
İmtihan, peygamber evinde dahi vardır.

İKİ YOL: HAKKINI SÖKE SÖKE ALMAK MI, ALLAH’TAN BEKLEMEK Mİ?

İnsanlar bu mesele karşısında iki gruba ayrılır:

1. Birinci grup, eşinden hakkını söke söke almak ister. Sürekli mücadele eder, yıpranır, yıpratır. Saç baş dökülür, gönüller kırılır. Sonunda kazanan olmaz.

2. İkinci grup, eşini mutlak belirleyici görmez. “Seni yaratan varken ben senden ne bekleyeyim?” diyerek beklentisini Allah’a yöneltir.
Bu kişi, eşinin sözünü değil, ezanı duyar. Tehdidi değil, secdeyi görür.

Mutlu olan ikinci gruptur. Çünkü beklentisini kula değil, Rabbine bağlamıştır.

ASİYE ÖRNEĞİ: YERDE BEDEN, ARŞTA RUH

Kur’an’da örnek verilen büyük kadınlardan biri Asiye bint Muzahim’dir. Firavun’un sarayında yaşamış, zulme uğramış ama imanından taviz vermemiştir. O, “Rabbim bana cennette bir ev ver” diyerek dünyayı değil, ahireti istemiştir.

Asiye’nin gücü, siyasî bir güç değildi. Bir hareket başlatmadı, ordu kurmadı. Ama imanını arşa yükseltti. Bedenini çivileyen zulüm, ruhunu esir alamadı.

Aynı şekilde Meryem ve Hatice bint Huwaylid gibi örnekler bize şunu gösterir:
Yeryüzündeki şartlar değil, Allah’a bağlılık belirleyicidir.

SONUÇ: MESELE KAVGAYI BİTİRMEK DEĞİL, KAVGADA YÜKSELMEK

Kadın-erkek arasındaki mesele bütünüyle ortadan kalkmayacaktır. Bu, İsrafil Aleyhisselam’ın sura üfleyeceği güne kadar sürecek bir imtihandır. (İsrafil)

Önemli olan kavganın bitmesi değil, kavga ederken ruhun zarar görmemesidir.
Yüzeyde kalanlar yıpranır. Arşa yönelenler yükselir.

Eğer bir mümin kadın, onurunu Allah’a bağlarsa; eğer bir mümin erkek adaletini Rabbine dayandırırsa; o zaman sorunlar tamamen bitmese de insan ezilmez, ruh parçalanmaz.

Son söz şudur:
Kadın-erkek meselesi liderle değil, kalple çözülür.
Beklentiyi kuldan alıp Allah’a yönelten, huzurun kapısını aralamış olur.

Allah, hayır ve bereket üzere ömürler nasip etsin.
Selamünaleyküm.