İnsan, gizilgüç (potantial, kuvva) halinde bir takım kuvvetlerin kaynağı ve aynı zamanda sahibi bir varlıktır. Sözgelimi insanın sağlıklı olması, biyolojik varlığının bütünlük içinde bulunmasıdır. Bu bütünlüğün sarsılması ya da dengesini yitirmesi, buna karşıt olan bir başka gizilgücün harekete geçerek, deyim yerindeyse, hâkimiyeti ele geçirmesi demektir. Hastalık diyoruz kısaca. Hastalığa neden olan mikropların varlıklarını tezahür ettirmek suretiyle faaliyette bulunmaları biyolojik bütünlüğü sarsar, dengesini bozar, giderek onu güçten, takatten düşürür. Ama bütün bu olup bitenlerin belli bir nedenler zinciriyle bağlı olduğudur. Bu durumun önüne geçmek, beden bütünlüğünü tekrar sağlayabilmek için belli nedenleri bilip onları ortadan kaldırmak gerekir. Bu da başka bir yöntemi işaret eder. Grip mikrobuna maruz kalan bedeni eski dengesine, yani sağlığına kavuşturmak için belli bir yöntem uygulamak şarttır. Tıp bilimine başvururuz. “Zor oyunu bozar” vecizesini bu açıdan değerlendirmek gerekir. Buradaki “zor” kuvveti işaret etse de, belli bir usul dairesinde kullanılan kuvveti anlamak daha doğru olur. “Kaba kuvvet” deyimiyse, bütünüyle aksi bir anlam taşır. Çoğunlukla, deyimden daha kuvvetli olma kastedilmek istenir görünse de, “kaba” sıfatı “kuvvetin” kendine özgü mahiyetini değil, aksine mahiyetine tamamen aykırı durumu ima eder. Bu bağlamda insanın bizatihi varlığıyla bağdaştırılması mantıken mümkün olamayacak bir keyfiyet söz konusudur.
Öte yandan, insan salt biyolojik bir varlık olarak tanımlanamayacağına göre, onun bir de manevi kavramı altında toplayacağımız varlığı bulunmaktadır. Doğru, iyi, güzel kavramlarının simgelediği kuvvetlere sahiptir ya da bunların bir talibidir. Bu yöndeki eğilimini inanç, bilim, düşünce ve sanat olguları temelinde tasavvur edebiliriz. Doğru bir inanç insanı kuvvetli kılabileceği gibi, bilim ve düşünceyle güzele dayalı sanat da öyledir. Bir başka ifadeyle, bunlar da insanın kuvvetleridir. Bunların mahiyetlerini uygun tarzda aksettirebilecek yöntemleri, usulleri bulunduğunu unutmamamız gerekir. Düşünceye, sanata, bunların mahiyetine uygun yöntemlere dayanarak inançla ilişkilendirebileceğiniz gibi, inancı da düşünce ve sanat yoluyla ifade edebilirsiniz. Bunları birer kuvvet olarak alırsak, mahiyetleri veya anlamları dışındaki usullerle tezahür ettirmeye çalıştığınızda, sahip olduğunuz bu kuvvetler “kaba” keyfiyetler olarak ortaya çıkar, ilk ve en fazla da sizi tehdit eder, ezer, hatta yok eder. Kuvvetin usulsüz, yöntemsiz, yordamsız, kısaca “kaba” kullanımı, esersiz, ürünsüz, verimsiz sonuçtan başka bir şey sağlamaz.
Bu bakımdan düşüncenin muhatabı, dost ya da düşman şeklinde tasnifini şimdilik muaf tutalım, bir başka düşüncedir. İnancın, sanatın da öyle. Dolayısıyla düşüncenin muhatabı konumunda olmayan “kaba kuvvet”, karşıt olduğunu sandığı muhatabı düşünceyle hiçbir zaman ilişki kuramaz. Kurduğunu sandığı ilişki, ancak muhatap olarak bulabileceği daha güçlü veya daha büyük bir başka “kaba kuvvet”tir. Ama bunların daha güçlü ya da daha büyük olmaları, kendi varlıklarına fayda sağlayıcı sonuç elde edecekleri anlamına da gelmez. Eninde sonunda birbirini, akrebin kendi zehriyle kendi varlığını ortadan kaldırdığı gibi, yok etmeye mahkûmdurlar.
İnsanın hakikati, toplumun gerçekleri, devletin ve yönetenlerin doğruyu arayıp bulmalarında, bunları tam olarak anlayıp kavramalarında, insanın sahip olduğu manevi kuvvetlerini mahiyetlerine uygun usullerle ortaya koymaları, aslında verimli, yararlı kaynaktır. Bu kuvvetleri tezahür ettirmek için çeşitli araçlara başvurulması kaçınılmazdır. Bilim adamı, düşünür, sanatçı, tam da bu faaliyet üzerinde varlıklarını ve hayatlarını ortaya koyan insanlardır. Elbette bunların faaliyetleri yönünde çabalayan başka kişiler de vardır. Yayıncıdır, film yapımcısıdır, gazete muhabiri veya köşe yazarıdır, sivil toplum temsilcisidir, ama ortak paydada buluşurlar. Bu cümleden olarak, herhangi bir şart koşmadan herhangi bir kişiye ve varlığa yapılan davranışı “kaba” kapsamında görmek gerekir.