Türkiye, Gezi kumpası ile uğraşmaya devam ediyor.
Krizde tansiyonun düşürülmeye başlandığı ve umutların yeşerdiği bir anda tekrar
baş gösteren şiddet, önü alınamadığı takdirde çok daha farklı bir gündemi
Türkiye ye dayatacağını gösteriyor.
Bu çok boyutlu farklı gündemin Ankara da siyasi bazlı
yeni dizaynlara yol açacağı yönündeki yorumlar; kulislerdeki olağanüstü
hareketlenme, belli başlı başkentlerde yürütülen lobi çalışmaları, think tank
senaryoları ve bu kapsamda gerçekleştirilen beyin fırtınaları , mevcut siyasi
iradeyi bunaltmaya yönelik artan baskılar ve ağır eleştiriler göz önünde
bulundurulduğunda, açıkçası fazlasıyla dikkate alınmayı gerektiriyor. Ne de
olsa, ateş olmayan yerden duman çıkmaz!
Burada, özellikle Gezi Parkı eylemlerinin 16. gününde
ABD nin önde gelen düşünce kuruluşlarından biri olan Washington Institute da
gerçekleştirilen panel oldukça dikkat çekiciydi.
Türkiye deki gelişmelerin masaya yatırıldığı söz konusu
toplantıda ABD nin eski Ankara Büyükelçisi Jeffrey in sarf ettiği; Türkiye nin
yaklaşımı daha çok İç işlerimize nasıl karışma cüreti gösterirsiniz şeklinde.
Evet gösteririz çünkü siz bu kulübün bir üyesisiniz sözleri, yeni bir
tartışmanın önünü açtı.
Bu açıklamanın dışında Beyaz Saray ın Türkiye den
demokratik özgürlükleri desteklemesini beklediği yönündeki çağrısı ve akabinde
Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü nün Türkiye de olayları işleyen medyaya uygulanan
baskıdan ülkesinin rahatsız olduğunu ifade etmesi de, açıkçası söz konusu
krizde ABD nin tavrını ve Türkiye deki yeni siyasi arayışlar-oluşumlar
bağlamında kilometre taşlarını döşeyici pozisyonu ortaya koyması itibarıyla
oldukça önemliydi.
Dolayısıyla, Türkiye bölgesel-küresel bazlı dış
konjonktüre bağlı olarak yeni bir iç siyasi dizayn sürecine girmiş bir ülke
görüntüsü sunuyor. Aynen Kıbrıs Barış Harekâtı, Birinci Körfez Savaşı ve
Irak ın işgal süreçlerinde olduğu gibi...
Her ne kadar tüm bu gelişmeler halen bir takım çevreler
tarafından zorlama bir şekilde sivil inisiyatif olarak gösterilmeye çalışılsa
da, onların da çok iyi bildiği üzere, Türk siyasi hayatı bize çok daha farklı
şeyler söylüyor.
Nitekim 19. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren somut
bir şekilde Osmanlı coğrafyasını yeniden yapılandırmayı esas alan projelerde
karşılaşılan benzer olaylar, bizleri bir kez daha aynı senaryonun birer parçası
konumuna sokuyor. Dolayısıyla, Türkiye deki süreci Lozan ve sonrası itibarıyla
ön plana çıkartanlar, aslında büyük bir yanılgı içerisindedirler. Çünkü mesele
1838 e kadar uzanmaktadır...
1838 Balta Limanı Antlaşması ile imparatorluk coğrafyası
üzerindeki inisiyatifini kaybetmeye başlayan Osmanlı nın karşı karşıya kaldığı
durumun bir benzeri şimdilerde Cumhuriyet Türkiyesi ne bir kez daha dayatılmaya
çalışılmaktadır.
Dolayısıyla, Türkiye nin Batı Kulübü ne aşamalı ve kontrollü
bir şekilde dâhil edilmesinin önünü açan, 1839 Tanzimat ve 1856 Islahat
Fermanlarını beraberinde getiren, 1853 1856 Kırım Harbi sonucunda
Osmanlı yı-Türkiye yi Paris Antlaşması ile Batı Kulübü nün bir parçası yapan
Balta Limanı Antlaşması ve sonrası yaşanan gelişmelerin çok iyi bir şekilde
tahlil edilmesi gerekmektedir.
Nitekim söz konusu süreç kabaca incelendiğinde tarihsel
döngünün bir kez daha karşımıza çıktığı görülmektedir.
Şöyle ki; 1) Balta Limanı Antlaşması nın önünü açan
gelişme yine büyük ölçüde Ortadoğu hatta daha somut ifadeyle Mısır ve Suriye
menşelidir, 2) Süreçte Batı-Rusya arasındaki güç mücadelesi ve Osmanlı-Türkiye
üzerindeki rekabet bir kez daha belirleyicidir. Osmanlı nın Mısır daki Valisi
Kavalalı Mehmet Ali Paşa karşısında bekasını kurtarma adına bir denge unsuru
olarak ön plana çıkardığı Rusya ile başlattığı işbirliği süreci, Batı ya daha
fazla bağlanmasıyla neticelenmiştir, 3) Bu bağlanma, öyle bir noktaya varmıştır
ki Osmanlı adeta büyük güçlerin büyükelçileri tarafından dolaylı-örtülü bir
şekilde yönetilmeye başlanmış, içişlerimize de devamlı surette müdahale
edilmiştir, 4) Bu durum, bir süre sonra Osmanlı da daha bağımsızlıkçı bir
arayış ve güçlü bir merkez inşası sürecini beraberinde getirmiş, o da içeride
yeni bir takım sorunlara hatta ihtilallara yol açmıştır, 5) Süreç, sonuçta
imparatorluğun milliyetçi dalgalar ın da etkin kullanımıyla dağılmasına,
işgaline, bir bağımsızlık savaşına ve yeni bir devletin kurulmasına yol
açmıştır.
Bu kapsamda Gezi Parkı olaylarını 1909 ve 1957 deki
olaylarla özdeşleştirenler pek de haksız sayılmazlar. Ne de olsa tarih bir kez
daha tekerrür ediyor. Dolayısıyla, Jeffrey e kızmaya gerek yok. O, sadece
görevi icabı bize daha öncesinden tasdik ettiğimiz ve mensubu olmakla gurur
duyduğumuz bir şeyi hatırlatıyor.
Çok değil, bundan iki yıl önce, Mayıs 2011 de Amerikan
PBS televizyonunda Charlie Rose un sorularını yanıtlarken, Türkiye nin NATO
üyesi ve AB ye tam üyelik sürecindeki bir ülke olarak Batı kulübünün parçası
olduğunu ve hiçbir ülkenin NATO da Türkiye den daha aktif olduğunu iddia
edemeyeceğini acaba kim söylüyordu
Peki, şimdi ne değişti