Bu sit alanı, yeşil kuşak, milli park, ormanları koruma
uygulaması yalnızca Medine ile sınırlı mı kaldı Tabii ki hayır! Peygamberimiz
(s.a.v.), aynı şekilde Taif kentinde de koruma bölgeleri oluşturdu.
Müslümanların Taif kuşatması sırasında Taifliler Peygamber (s.a.v.) e bi at etmek
yani ona tabi olmak, teslim olmak için bazı şartlar öne sürdüler. Bu şartların
bazılarını Peygamberimiz (s.a.v.) şiddetle reddederken, bazılarını da seve seve
kabul etmiştir. Kabul ettiği şartlardan biri Taifliler şehirlerinin mukaddes
şehir, haram şehir yani korunan, himaye edilen şehir olmasını teklif ederler.
Peygamberimiz (s.a.v.) antlaşma metnine şu maddeleri de koyar: .Taif şehri,
vadileri, bütünü ile mukaddestir (haramdır, koruma altındadır) ve yasak, orada,
Allah adına, vahşi ağaçlar ve av hayvanları üzerinde, her baskı, her tecavüz ve
her fenalığa karşı tatbik edilir Peygamberimiz (s.a.v.) Taif vadisini
korumaya alıp, ağaçların kesilmesini, hayvanların öldürülmesini yasakladığı bu
antlaşma ile yetinmeyip, bu yasağı çiğneyenlere karşı yapılacak müeyyideleri,
cezaları da içeren umumî bir beyanname, umumî bir ferman, bir emirname
yazdırıp, halka duyurdu. Bu emirnamenin metni aynen şöyledir:
Bismillâhirrahmânirrahîm. Peygamber Muhammed den
mü minlere: Vacc (Vecc) vadisinin ne dikenli ağaçları ne de çalıları tahrip
edilmeyecektir. Av hayvanları öldürülmeyecektir. Bu yasaklardan birini yapmaya
tevessül eden bir kimse yakalanacak olursa, kamçı ile dövülecek ve elbisesi de
soyulup alınacaktır. Eğer haddi aşacak olursa, o, yakalanıp Peygamber Muhammed e
getirilecektir. Bu emir Peygamber Muhammed dendir. Bunu Allah ın elçisi
Muhammed in emri ile Halid ibn. Sâid yazdı. Bu emri kimse ihlâl etmesin, aksi
takdirde Muhammed in emrettiği şeyde nefsine zulmetmiş olur.
Buraların dışında daha başka yerlere de Peygamberimiz
(s.a.v.) kısmî yasaklamalar koyarak o bölgeleri de koruma altına almıştır.
Mesela Cüreyş ve Tayy Kabileleri nin bulunduğu bölgeye dışarıdan başka
Müslümanların girmesini yani göç etmesini veya o yerlerin sularından, ağaç ve
hayvanlarından faydalanmalarını yasaklamıştır. Bu da o yöre halkının mağdur
olmaması ve o yerlerin açgözlü insanlarca talan edilip, tahrip edilmesini
önlemek amaçlıdır. O belgeler de şöyledir: Cüreyşliler in Müslüman oldukları
sırada tasarruflarında bulunan arazi kendilerine aittir. Cüreyşliler in izni
olmadan orada hayvan otlatan, haram iş, yasak iş yapmış olur.
Tayy Kabilesi nin sularına ve arazilerine yaklaşmayın.
Zira onların suları size helâl değildir. Arazilerine de Tayylılar ın izin
verdiklerinden başka kimse girmeyecektir. Emrine uymayanlara Muhammed in
zimmeti (himaye ve koruması, garantisi) yoktur.
Bu iki beyannameden anlıyoruz ki suların, yeşilliğin,
bolluğun olduğu yere göç de olmakta. Tabii ki neticesi alanlar daralmakta, doğa
tahrip olmakta, doğal zenginlikler ise talan edilmektedir. Günümüzdeki gibi.
İstanbul dışarıdan aldığı göç ile yeşil alanlarını gün be gün kaybetmekte,
betonlaşmaktadır. Tarihi güzellikler bir bir yok olmakta aynı zamanda yaşayan
halk için de sıkıntılar, eziyetler artmaktadır. Trafik gibi, işsizlik gibi,
hava ve denizin kirlenmesi gibi. Eğer Peygamberimiz (s.a.v.) in bu
uygulamalarını esas alacak olsak, hassasiyetlerine gereken değeri versek bütün
bu çevre kirlenmesi ve yeşilliklerin, doğanın, hayvan ve bitki türlerinin
neslinin azalması sorunu kalmayacaktır. Öyle değil mi Biz Kıyamet koparken
dahi birinizin elinde ağaç fidesi varsa hemen onu diksin. diye buyuran bir
peygamberin ümmeti değil miyiz O halde niçin doğayı tahrip ediyor, ağaçları
niçin kesiyor, nesli tükenmek üzere olan hayvanları niçin öldürüyoruz
Dinimizin gereğini yapsak, hareket ve davranışlarımızda o yüce rehberi rehber
edinip, onun yaptıklarına baksak eminim ne Greenpeace e gerek kalır, ne de
bunun gibi faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarına. Çünkü bizim dinimizin
peygamberi bu konuda İslâmiyet in bütün hassasiyetlerini üzerinde taşıyıp
dikkat ederek, bize örnek olmuştur. Yeşil alan oluşturmayı, ağaç dikmeyi,
dikili, ekili yerleri ve hayvan neslini korumayı, ibadet boyutuyla
değerlendirmek suretiyle, bunları da namaz, oruç gibi ibadet saymıştır. Dikilen
ağaçlardan, o ağaçların meyvelerinden bir insan veya hayvanın faydalanması
durumunda bunu diken kişiye bunun bir sadaka sevabı kazandıracağını
müjdeleyerek, ibadetin maddî ve manevî boyutlarını gözler önüne sermiştir.
Böylece insanları ödüllendirmek yoluyla ağaç dikmeye teşvik etmiştir. Bir
kimse bir ağaç diker de o ağaçtan bir insan veya Allah ın yarattıklarından
herhangi biri meyve yerse, muhakkak bu yenilen mahsul, onu diken insan için
sadaka olur. buyurarak, diğer canlıların da aç kalmamasını sağlıyor, onların
da besinini bir nevi temin etmiş oluyor.
Ağaç diken için sadaka, ölen için mağfiret, azap
hafifletici. Peygamberimiz (s.a.v.) bir gün birbirine yakın iki kabrin yanından
geçerken, bu iki kabirde yatanların azap çektiğini fark edip yanındakilere
dönüp: Dikkat edin ki bunlar muhakkak azap görüyorlar! Fakat büyük bir
günahtan ötürü değil! Biri oradan oraya laf taşımış, koğuculuk yapmış, diğeri
ise idrarından sakınmamış. Daha sonra yaş bir hurma dalı istedi. O dalı ikiye
ayırıp, birini bir mezarın üstüne diğerini de diğer mezarın üstüne dikti. Sonra
da: Umulur ki bu dallar kurumadıkça, bu dalların yaş kaldığı müddetçe onların
azabı hafifletilir. O dal yaş kaldıkça yani canlı olduğu müddetçe Allah ı zikir
yapmaktadır. Bu zikir sebebiyle de tabii ki altında yatana, onu dikene mağfiret
etmekte, o zikrin o tesbihin bereketiyle Allah onları affetmektedir. Azap
hafifleten ağaç, sadaka olan ağaç. Allah ı tesbih eden ağaç. Özgürlük bedeli
ağaç. Selman-ı Farisî nin kölelikten
kurtulma bedeli olarak efendisine 40 ukıyye ödenmesiyle beraber 500 veya 300
hurma fidanı dikmesi istendi. 40 ukıyye
beytülmalden yani hazineden ödendi. Selmân-ı Fârisî özgürlük bedeli olarak
hurma dikti. Onun bu ağaç dikimi işine bizzat Peygamberimiz (s.a.v.) ile
beraber ashabı da yardım etti. Böylece ağaç özgürlük bedeli oldu. Hz. Muhammed (s.a.v.), ağacın gereksiz yere
kesilmesini de yasaklamış, kesilen ağacın yerine de yenisinin dikilmesini
emretmiştir. Ağacı kesip yerine yenisini dikmeyenlere lanet etmiştir. Hatta
kendisi de 500 fidan dikmiştir mübarek elleriyle, bizlere örnek olmak
için. Hz. Muhammed (s.a.v.) Zukad
(Zî-Kard) Gazvesi nden dönerken, bir zamanlar orman olan Zureybu t-Tavil e
geldiği zaman ensardan Harise Oğulları nın yanına uğradı. Onlar bir arazi
göstererek ona: Ya Resûlullah, burası bizim deve ve koyunlarımızın otlağıdır
diyerek bu arazinin ormanlık alan olduğuna işaret ettiler. Bunun üzerine Hz.
Muhammed (s.a.v.): Kim buradan ağaç kesecek olursa, onun karşılığında bir ağaç
diksin diye emretti. Bundan sonra bu araziye çok ağaçlar dikilmiş ve orada
zamanla bir orman (el-Gabe) meydana gelmiştir.
Peygamberimiz (s.a.v.) bir de Sidre ağacının kesilmesini de yasaklayarak o ağacı koruma altına
almıştır. Hoş gölgeli nebk ağacı manasına gelen Sidre ağacı, dilimizde Arabistan Kirazı diye bilinen,
bir ağaçtır. Bu ağacın koyu bir gölgesi olur. Genelde, çöllerde ve yolcuların
uğrak yerlerinde tek tük olup, yolcuların altında serinlemesi, oturup
yorgunluklarını gidermesi, gölgelenmesi için kesilmesini yasaklamıştır. Düşünün
Arabistan sıcağında ağaçsız yollar ve perişan yolcular. O ağaçlar olmasa nasıl
serinleyip, bir gölgede dinlenecekler Resûlullah bu yüzden: Sidre ağacını ortadan kaldıranların başları
cehennem ateşine sokulacaktır. uyarısında bulunmuştur.
Sahipsiz arazilerin de değerlendirilip,
yeşillendirilmesi, çorak bir halde iken faydalı bir duruma getirilmesi için de
bir takım uygulamalarda bulunmuştur. Buna İslâm hukukunda İhyâ denilmektedir.
İhyâ müessesesi Peygamberimiz (s.a.v.) in toplumlarda bir örneği daha olmayan
ilk uygulamadır. Sahipsiz, işlenmemiş, âtıl durumdaki bir arazinin ıslah
edilip, işlenerek, çeşitli zirai faaliyetlerle faydalı bir duruma getirilip,
sahiplenilmesi, bu yolla o arazinin mülkiyetinin kazanılması demektir. Peygamberimiz (s.a.v.): Arz, Allah ın
arzıdır, insanlar da Allah ın kullarıdır. Kim bir ölü araziyi ihya ederse, bu
yere, o, herkesten ziyade hak sahibi olur. İhyâ ettiği arazi onundur. buyurarak
çorak, âtıl durumdaki toprakların işlenmesini teşvik etmiş, böylece hem
gittikçe artan İslâm nüfusuna bir gelir kapısı açmış, hem de çevreyi talan
edilmekten koruyup, yeşillenmesini, bitki örtüsünün ve ormanların çoğalmasını
sağlamıştır. Tabii bu ekilen yerlerden faydalanacak diğer canlıları da
düşünmüş, hayvan neslinin açlıktan veya avla yok olmasının da önüne geçmiştir.
Sözün özü şu: En eski çevre ve doğal hayatı koruma
gönüllüsü; ağaç kesmeye sınırlama getiren, yasaklama getiren, ağaç dikmeyi
teşvik eden, avlanmayı belli bölgelerde yasaklayan, yaptıklarıyla da bize
rehberlik eden, önder olan doğa dostu, çevreci Peygamber Hz. Muhammed
(s.a.v.) dir.
İşte böyle muhterem okuyucularım, her olumlu ve güzel
şeyi Batı da arayanlar, Avrupa Avrupa diye Avrupalaşmaya çalışanlar bir kez
dönüp acaba Doğu ya, güneşin doğduğu yöne baktılar mı Avrupa da ormanlar ve
yeşil alanları koruma önlemleri ve bu konudaki düzenlemeler Fransa da Miladi
10., Almanya da 11. ve 12. yüzyıllarda olmuştur. Hele hele milli park, ekolojik
park, sit alanı gibi uygulamalar daha da geç tarihlerdedir. 1870 li yıllarda
Amerika Birleşik Devletlerinde avcılıkla geçinen bir grup insan, bölgenin
hayvan ve bitki varlığının korunması ve doğal güzelliklerin gelecek nesillere
aktarılması amacıyla bir çalışma başlatmışlar ve 1872 yılında Yellowstone
Millî Parkı nı kurmuşlardır. Bundan sonra bu bir moda gibi yayılmış, bütün
dünya ülkeleri bunu örnek alarak ülkelerinde milli parklar kurmuş, doğayı
korumaya başlamışlardır. Avustralya da 1879 yılında Royal Milli Parkı ,
Kanada da 1885 yılında Bannf Milli Parkı Meksika da 1898 yılında El Chico ,
gibi milli parkalar kurulmak suretiyle bu ülkeler, doğayı korumaya
başlamışlardır. Avrupa da ise bu tarih daha da geçtir. 1909 ve 1914 senelerinde
İsveç ve İsviçre de Avrupa nın ilk milli parkları kurulmuştur. Almanya da 1911 yılında başlayan çalışmalar
1921 yılında Doğa koruma alanı ilan edilip, 1935 de doğa koruma yasası
yürürlüğe girmiştir. Almanya da ilk milli park 1969 yılında açılmıştır.
Peygamberimiz
(s.a.v.) in aldığı önlemler, çıkardığı kanunlar, kurduğu milli parklar, koruma
altına aldığı bölgeler ve sit alanı uygulamaları ise miladi 7. Yüzyılda yani,
622- 632 yılları arasındadır. Şimdi siz okurlarıma anlatabildim mi Neden
Greenpeace üyelerine imreniyoruz, neden onları taklit ediyoruz, neden her güzel
şeyin Avrupa dan ve Avrupalılar dan veya Amerika lılardan çıktığını sanıyoruz
dememdeki feryadımı Serzenişimi Şimdi onlar bu konuda bizden bir hayli
ilerdeler. Bizse onları taklitle meşgulüz. Üzerimize düşen sorumlulukların ya
farkında değiliz, ya da bilmiyor, umursamıyoruz. Yüce Peygamber Hz. Muhammed
(s.a.v.) yüzyıllar ötesinden bize sesleniyor, acaba duyuyor musunuz
Bir Müslüman bir ağaç diker veya bir ekin eker de ondan
bir insan, bir kuş veya bir hayvan yerse bu yenenler o kimse için sadaka olur.
Kıyamet koparken dahi birinizin elinde ağaç fidesi varsa
hemen onu diksin.
Yoksa harekete geçmek için Greenpeace i mi
bekliyorsunuz
FATMA TOKSOY
KAYNAKLAR
İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, İstanbul: Akçağ
Yayınları, [t.y.], c. IV, s.161; c.XII, s.s. 535-540; c. XIII, s.s. 10-12; c.
XVI, s.s.380-381; c. XVII, s.s.404-405.
Abdullah Oğuz Seki, Hz. Peygamber in Hadislerinde Çevre
Bilinci, [Tez, Yüksek Lisans Tezi, Fırat Üniversitesi, Sosyal Bilimler
Enstitüsü, Temel İslâm Bilimleri Anabilim Dalı, 2010], s.s. 57-60.
Yunus Macit, Sünnet Verileri Işığında Çevre Eğitiminin
Esasları, Hadis Tetkikleri Dergisi, 2005, cilt: III, sayı: 2, s. 124-128.
Nagihan Kocadağ, Hz. Peygamber Döneminde İslam ve
Diğerleri Medine Vesikasının Sosyolojik Analizi, [Tez, Yüksek Lisans Tezi,
Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İlahiyat Anabilim Dalı, 2007],
s.s. 6-24.
Yavuz Selim Göl, Hz. Muhammed in Hayatında Rahmet
Tezahürleri, [Tez, Yüksek Lisans Tezi, Atatürk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İslâm Tarihi ve Sanatları Anabilim Dalı, 2009], s.s. 62-66.
Celâl Yeniçeri, Hz. Peygamber in Çevreciliği Spor
Etkinlikleri ve Kur an da Çevrecilik, İstanbul: Çamlıca Yayınları, 2009,
s.s.152-172.
Gizem Caner, Ulusal ve Uluslararası Doğa Koruma Kriterleri
ve Natura 2000, [ Tez, Yüksek Lisans Tezi, Yıldız Teknik Üniversitesi, Fen
Bilimleri Enstitüsü, FBE Bölge ve Şehir Planlama Anabilim Dalı, 2007], s.s.
20-22.
Hacı Mehmet Günay, Himâ , DİA, İstanbul 1998, c. XVIII,
s.s. 52-55.
Hamza Aktan, İhyâ , DİA, İstanbul 2000, c. XXII, s. 7-9.