“Havsalam almıyordu bu hazin hali önce
Ah, ey zavallı cami, seni böyle görünce
Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım;
Allah’ımın ismini daha çok candan andım…”
Sadrazamı, Avrupa ülkelerinin kralları ile denk gelen, padişahının dengi bile olmayan yüce Osmanlı devleti, zaman içinde gücünden düşmüş ve topraklarını dahi koruyamaz hale gelmişti. Büyük kartal Sultan Fatih ile Türk’ün muazzez başkenti olmuş olan, geri alma şöyle dursun, yanına yaklaşmanın hayalini bile kuramamış Batılı sırtlanlar, şimdi maalesef bütün çelikten güçleri ile İstanbul Boğazı’na girmiş ve donanmaları, boğazın mavisini, gecenin karanlığına çevirmişti.
Osmanlı, 1. Dünya Savaşı’nda yenilince, bedeli çok çok ağır olmuştu. Mağlup devlet olarak imzaladığı Mondros Ateşkes Anlaşması ile fiilen yok hükmünde bir devletçiğe dönüşmüştü. Batı, hayalini bile kuramadığı bir işgali gerçekleştirebilecek olmanın verdiği ukalaca bir cesaret ile Mondros mütarekesine dayanarak önce Çanakkale Boğazı’ndan geçirdiği savaş gemilerini 13 Kasım 1918’de İstanbul Boğazı’nın önüne getirdi. 22 İngiliz, 12 Fransız, 17 İtalyan, 4 Yunan gemisi ve 6 denizaltıdan oluşan 61 adet gemi ile İtilaf devletleri donanmaları Boğaz’a girerek Haydarpaşa önlerine demirlemişlerdi. 15 Kasım’da donanmadaki gemilerin sayısı 167’ye yükselmişti. İlk olarak 3.500 kişilik bir işgal kuvveti değişik bölgelere yerleştirildi. 7 Şubat 1919’da İngiliz General Edmund Henry Allenby, “İşgal Orduları Kumandanı” olarak büyük bir kinle beyaz at sırtında İstanbul’a girdi. Kim bilir belki de kendini Sultan Fatih ile denk görecek bir müptezelliğin verdiği ruh hali ile seçmişti bu beyaz atı. Ancak Fatih’in torunlarını anlaşılan daha tanımıyordu. Bu tanışıklık evresini görmesi ve fetihte yerle bir olan surlar gibi yıkılıp gitmesi de çok zaman almayacaktı…
Büyük Türk milletinin gücünü hafife alan işgalci Batılı sırtlanlar, Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa önderliğinde başlayan Milli Mücadele hareketini görünce şok olmuşlar ve büyük milletimizin mücadele ruhunu yakından ve çok acı bir şekilde tanıma fırsatına erişmişlerdi. Bunun üzerine baskı altında tuttukları işbirlikçi Damat Ferit hükümetinden Milli Mücadele hareketini bitirmesini ve liderlerinin tutuklanmasını talep ettiler. Ancak buna karşı Milli Mücadele ekibi Anadolu’da başlattığı muhteşem direniş ile Damat Ferit hükümetinin yıkılmasını sağlamış ve yeni gelen Ali Rıza Paşa hükümeti ile daha iyi ilişkiler kurulmuştu. Bunun sonucu olarak Meclis-i Mebusan’ın toplanma kararı alınmıştı. Osmanlı Hükümeti, 12 Ocak 1920’de seçimleri yapmış, İstanbul’da ilk toplantısını icra ederek yeniden Meclis-i Mebusan’ı oluşturmuştu. 20 Ocak 1920’de Meclis-i Mebusan gizli bir toplantı yaparak Erzurum ve Sivas kongrelerinde alınan kararları “Misak-ı Milli” kararları olarak kabul etmiş ve bütün dünyaya duyurmuştu. Böylece en yetkili ağızdan direniş diye bağırılmıştı. İzmir’in işgali sonrası başlayan mitingler, yükselen milli bilinç ve hareket ile Misak-ı Milli’nin kabul edilmesi İtilaf devletlerini korkutmuştu.
İşgal altında tuttukları, tüm savunma gücünü kırdıkları bir halkın, bir şehrin ve meclisin, kendilerine karşı böylesine cesaret dolu bir başkaldırı yapabileceklerini hiç düşünmemişlerdi. Bunun üzerine derhal harekete geçmiş ve Sarayburnu’na asker çıkartarak, fiili olarak işgal altında tuttukları İstanbul’u bu kez 16 Mart 1920’de resmen işgal ettiklerini duyurmuşlardı.