Samimiyetsiz her şey sahipsiz aksesuarlardan ibarettir. Samimiyetin yokluğunda; bilgi, birikim, liyakat, ehliyet de anlamsızlaşır, kifayetsizleşir. İster büyük bir siyasetçi olsun, ister zehir gibi bir bilim adamı, isterse derin bir hoca olsun... Herkes için geçerlidir. Samimiyet kalp işidir ve kalbin yokluğunda manada kuraklık, maddede gösteriş vardır.
Hırsların, nefislerin birbiriyle yarıştığı bu dünyada samimiyet; “gösterişsiz var olmak”tır.
Gösterişsiz var oluş öyle bir iklim oluşturur ki… O samimiyet zerrecikleri kalplere nüfuz eder de, fark etmezsiniz bile. Samimi insanların göçlerinden sonra oluşan atmosferler de hep onlar gibi samimi olur.
İnsanlar taşısa da tabutları… Tutunduğumuz dal, yürüdüğümüz yol, seçtiğimiz istikamettir her birimizin tabutunu omuzlayacak olan. Nasıl yaşıyorsak öylece gitmiyor muyuz varacağımız yere? Heybemizde neyi taşıyorsak onunla varmıyor muyuz, varacağımız yere?
***
Mevlüt Hocamız da heybesinde taşıdıklarıyla vardı varacağı yere.
Yazarlık, çizerlik, hocalık sonra gelir… O, heybesine samimiyeti, mütevazılığı koymuş, Kur’an ve sünnet üzerine yaşamış “Müslüman bir kul”du her şeyden önce. Herkese “kul” demek bu kadar kolay olmuyor, bu kadar herkese yakışmıyor belki de. Samimiyetin nasibi “kulluk”.
Samimi insanların güzel cümlelere hiç ihtiyacı yoktur, bilirsiniz.
Gösterişsiz, sade yaşamıştı o ömrü.
Fıkıh kaidesinden hiç sapmamıştı.
Zamana göre, insana göre, konjonktürün kazanımına (!) göre fetvalar vermedi.
İtibarı; iktidarın eteğinden tutunmakta, binalarda, imkânlarda aramadı.
İsmi için değil, İslam için çırpındığını gördük ve bildik.
İslam’ın kendisini yaşadı, kendisini konuştu, kendisini yazdı…
İçi İslam dolu; içi Kur’an ve sünnet, samimiyet dolu kitaplar yazdı.
Hocalarımızın istikametini koruması o kadar çok mühim ki. Hocalarının istikametini kaybettiği bir milletin istikamet üzere kalması mümkün olabilir mi hiç! Kanaat önderlerimizin kısacak bir zaman diliminde bile, bir an için bile istikameti kenara koyup da “kazanımlar”a kapılmasının sonucu felaket olabiliyor. Tarihin de, bugünün de teyit ettiği acı bir tecrübe bu.
Biliyoruz, o, “kazanım” dedikleri kaybedilmişliğin içerisine hiç düşmedi.
Ne “yapmacık” ne de “dünyacık” oldu.
Samimi bir kul, samimi bir hocamız olarak göç etti.
Millî Gazete’mizde çok uzun yıllar yazı yazdı. Millî Gazete’mizde Cuma hutbeleri yayımlandı. Millî Gazete’mizde Cuma imamlığı yaptı.
Onlarca kitap yazmıştı... Din Görevlilerinin El Kitabı’nı yazmış, kitabın üst başlığına da tarihe geçecek samimi bir not düşmüştü: “Her Müslüman, dininin görevlisidir.”
Samimiyet, hemhal ile dile gelir. Samimiyet dili, yüreklerin konuştuğu bir dildir.
Mevlüt Hoca’nın dili, yazısında da, konuşmasında da hep “samimiyet diliydi”.
Sabredenlerdendi…
Sebat edenlerdendi…
İstikametini bozmayanlardandı…
Halkın rahatça ulaştığı, güvenerek soru sorduğu, itimat ettiği hocaydı. Halkın hocasıydı.
Kim halkın arasında bir hoca görmek isterse, Mevlüt Hoca’yı hatırlasın.
Mekânın cennet, makamın âli olsun Muhterem Hocam...