Güler yüzlü bir adamdı… Vefat ederken bile gülümsüyordu. Ancak Kudüs’ü kurtarıncaya kadar hiç gülmemişti…
Nureddin Mahmud Zengi’den devraldığı cihat bayrağını zafere ulaştırmış ve Kudüs surlarına dikmişti.
İmameddin Zengi, bir Selçuklu-Abbasi savaşında yenilmiş ve Abbasilerin eline geçecek iken Irak’taki Tikrit Kalesi’ne sığınmıştı. Kale komutanı, İmameddin ve oğlu Nureddin Zengi’ye yardım etmezse orada yakalanacak ve büyük ihtimal öldürüleceklerdi. Peki, kimdi bu kalenin sahipleri. Niye bu yabancılara yardım etsinler ki. Hem karşılarına Abbasi halifesini almak niye istesinler? Bu varlık ve yokluk anında kale kapıları yabancılara açılmıştı. Vali Necmeddin Eyyub ve komutan Şirkuh’un emriyle yorgun ve bitap düşmüş İmameddin Zengi ve yakınları kaleye alınmıştı. İşte tarihleri değiştirecek, rüzgârları tersine çevirecek çok büyük bir dostluk o gün Tikrit Kalesi’nde başlamıştı. İmammedin ve Nureddin Zengi, Eyyubi kardeşlerin kendilerine yaptığı bu fevkalade iyiliği asla unutmamışlar ve Eyyubi kardeşleri bir numaralı dost hanesine yazmışlardı.
2 sene sonra rüzgâr bu sefer tersinden esiyordu. Bir olay sebebi ile Eyyubi kardeşler görevden alınmış ve derhal şehirden çıkmaları istenmişti. Peki, nereye gideceklerdi. Görevden alınmış ve gözden düşmüşlerdi. Böyle bir aileyi kim kabul eder ki? Tabii ki dostluk ve vefa kabul eder. Necmeddin Eyyüp ve Şirkuh kardeşler bu çaresiz durumlarını şimdi Musul’da kendi devletini kurmuş olan İmameddin Zengi’ye bildirdiler. Vefalı olma sırası İmameddin Zengi’de idi. 2 sene önce kendisini ölmekten kurtaran bu aileyi derhal Musul’a davet etti. Tam bu zorlu yolculuğun olduğu gece Necmeddin Eyyub’un bir çocuğu dünyaya geldi. Adını Selahaddin Yusuf koymuşlardı… Gözlerini dünyaya böyle açmıştı Selahaddin. Aslında daha gözünü açtığında nasıl bir hayat yaşayacağı da belliydi sanki…
İmameddin Zengi, devletini kurmuş, Urfa’yı Haçlılardan kurtararak büyük mücadeleyi başlatmış ve bayrağı kendisinden sonra dirilişin lideri olan oğlu Nureddin Mahmud’a bırakmıştı. Hatırlayacağınız üzere Nureddin Mahmud ise dağılan İslam birliğini tekrar kurmuş, tekrar başlattığı cihat hareketi ile Haçlıları Akdeniz kıyılarına hapsetmiş ve her şeyi ile tam teşekküllü bir devlet kurmuştu. Nureddin, bu çalışmaları büyük bir şevk ile yapar iken en büyük yardımcıları ise her zaman yanında tuttuğu dost ve kardeş bir aile olmuştu; Eyyubi ailesi. Necmeddin Eyyup danışman ve vezir olarak, Şirkuh ise büyük bir komutan olarak Nureddin Mahmud’un zaferlerinde büyük roller oynamışlardı. Bu zamanda Eyyubi ailesinde güneş gibi parlayan bir genç, her geçen gün ışığını artırıyordu; Selahaddin Yusuf Eyyubi…
Aslında çok şanslıydı Selahaddin. Siyaset ve yönetimde son derece maharetli olan babası Necmeddin ve askeri alanda çok başarılı bir komutan olan amcası Şirkuh’un yanında yetişiyordu. Üstelik bu adamlar Tikrit yöneticiliğinden beri yönettikleri her yerde halk tarafından sevilen adalet, ahlak ve başarıları ile insanların gönlünde taht kuran bir aile idi. Ancak asıl şansı ise Nureddin Mahmud idi. Selahaddin’deki üstün özellikleri gören sultan, onu daha çocukluk yıllarından itibaren mahiyetine almış, sabırla ilmek ilmek işlemiş her şeyiyle ilgilenmiş ve tüm tarihlere bu büyük adamı armağan etmişti. Sadece devlet yönetimi değil, Adaleti, ahlakı, affediciliği, sabrı, güler yüzü, ciddiyeti, cesareti, mücadeleyi ve daha birçok meziyeti ruhuna işlemişti. En önemlisi ise ona çok büyük idealleri öğretmişti;
İslam birliği kurulacak ve cihat edilecek,
Kudüs ve işgal altındaki topraklar kurtarılacak,
İstanbul fethedilecek…
Selahaddin’i tüm dünyaya tanıtan ve çok büyük bir adam olmasını sağlayan işte bu hedeflerdi. Şurası bir gerçek ki o, ustasından aldığı bu hedeflerden asla şaşmamış, son nefesine kadar bu hedefler için mücadele etmişti. Demiştik ya hani, insan hedefi kadar büyüktür. İşte Selahaddin de, bu hedefler ile yoğrulan mücadelesiyle tarihin sayılı adamlarından biri olmuştu. Nureddin’e ve kutsal hedeflerine hiçbir zaman ihanet etmemişti. Büyük sultan Nureddin, herhalde kabrinde huzur içinde uyumaktadır. Öyle ya tarihte maalesef her büyük lidere nasip olmuyor bu vefa. Dünyalık hırslar, yönetme ihtirası bazen liderlerden sonra öğrencilerinin ruhunu esir alıyor ve bu nankörlükler İslam dünyasına çok pahalıya patlıyor.
Selahaddin’in tarih sahnesine çıktığı en önemli ilk görevi Mısır’ın fethi idi. Nureddin Mahmud, ilk etapta Irak ve Suriye’yi birleştirmiş, 2. olarak ise Mısır’ı almak istemişti. Mısır, şu iki nedenden dolayı muhakkak alınmalıydı:
1-Buradaki Şii Fatımi Devleti zararlı fikirleri ile Sünni İslam inancına zarar veriyordu.
2-Fatımiler, Mısır’da İslam dünyasının orta yerinde duruyor, İslam birliğinin kurulmasında en büyük engel oluyorlardı. Kudüs’ü de onlar Haçlılara teslim etmişti.
Nureddin Mahmud, bu en büyük görevi çok güvendiği iki isme vermişti. Şirkuh ve Selahaddin Yusuf. Gerçekten de bu amca-yeğen ikilisi 3 sefer sonunda Mısır’ı zapt etmişti. Artık Mısır, Nureddin’in toprağıydı ve onun emriyle Abbasi halifesi adına hutbe okunuyordu. Ancak iki ay sonra büyük komutan Şirkuh, 1169’da vefat etmişti. Bunun üzerine Nureddin, Selahaddin’i Mısır yöneticiliğine atadı. Ve kısa zaman sonra Nureddin’den aldığı emir ile Şii Fatımi Devleti’ne tamamen son verdi. Mısır’ı yöneten adam olarak 31 yaşındaki genç Selahaddin, artık herkesin tanıdığı bir kahraman olarak tarih sahnesinde boy göstermeye başlamıştı… 1174’te ise büyük sultan Nureddin Zengi’nin ölümü üzerine artık tüm İslam dünyasının yeni lideri olarak kabul edilmişti.