İran uzun bir süredir nükleer programı nedeniyle Batı’yla müzakerelerine devam eden bir ülke görünümünde. Bugüne kadar herkes öyle bir inanmıştı ki Batı, İran’ın yakasına yapışmış ve ambargolar aracılığıyla onu masaya oturmaya mecbur bırakmıştı. Yine birçoklarına göre İran da Batı’nın bu hamlelerine karşılık kurnazca bir hamleyle, rejim içerisinden reformist kimlikli, İran’ın yumuşak yüzünü temsil eden, ancak rejimin temel kurallarına bağlı bir Cumhurbaşkanı çıkarmış ve Batı’da yetişen bir ekiple birlikte müzakerelere dâhil olarak zaman kazanma çabası içerisine girmişti. Bu doğrultuda gerek ABD gerek İran bazı vazgeçilemez temel politikalarında değişikliğe ve yumuşamaya bile gitmişlerdi. Ülke içerisinde yükselen muhalefet bile faydasız kalıyor, Batı ile İran arasında farklı bir şeyler oluyordu.
İşte bugünlerde bu yakınlaşmanın meyvelerini iki tarafın da nasıl topladığına şahit oluyoruz. İran, Arap Baharı’nda sırasıyla iddia sahibi olduğu tüm coğrafyalarda bir şekilde istediğini almışa benziyor. Ancak işin ilginç tarafı ise ABD liderliğindeki Batı’nın başta Irak, Suriye, Yemen gibi İran’ın çıkarlarının bulunduğu bölgelerde çok dikkatli davrandığı ve aleyhte bir girişimde bulunmadığıdır. Sanki iki taraf da el ele vermiş İran’ın bölgesel yükselişi için çaba sarf ediyorlar. Bugün baktığımız zaman İran, kesin sonuçlanmasa bile Suriye ve Irak’ta Türkiye’ye karşı üstünlük sağladı; bölgenin diğer efe adayı Suudi Arabistan’ı ise yola getirme aşamasında. Bir tek ülkeye hiçbir şekilde dokunulmuyor ki o da İsrail. İran rejiminin genetik ötekisi olan İsrail ile söylemsel çatışma devam ederken, fiziksel anlamda hiçbir mücadele içinde değiller. Bu da ABD’nin mi İran’ın yükselişine hizmet ettiği yoksa İran’ın mı son tahlilde Batılı çıkarlar için çalıştığı sorusunu akla getiriyor.
İlk Adım Suriye ve Irak
İran dış politikasının bölgesel anlamda merkezi neresidir diye düşünecek olsak, hiç şüphe yoktur ki bu merkez alan Irak ve Suriye’den başka bir alan olamaz. İran, Irak’ı yeniden inşa etmenin gerekliliğini vurgularken ikinci bir İran’ı ima ediyordu ve bugün Kasım Süleymani liderliğinde Irak’ın birçok noktasında, özellikle de Basra’da, ne kadar büyük bir kontrol kapasitesine sahip olduğunu tartışmaya gerek kalmamıştır. Arap Baharı’nın Suriye’ye yansıması sonrasındaki İran’ın tavrı ve Baas’ın yanında duruşu ise bu ülkeyle ilgili hesaplarını ortaya koymaya yetmişti. Bugün İran basınında arada bir dillendirilen Esed’i de gerekirse Maliki gibi gönderebilme yetkinlik iddiası bu ülkede de İran’ın ne kadar etkin olduğunu gösteriyor.
ABD eskiden olsa çoktan Irak ve Suriye’de bu kadar etkin olan Kudüs gücünü ve dolayısıyla lideri olan Süleymani’yi terörist ilan etmişti bile. Ancak nedense bugünlerde tam tersine Süleymani’nin yükselişine izin veriliyor. Kudüs Gücü’nün özellikle Irak’taki kapasitesi resmi kanallar aracılığıyla neredeyse hiç eleştirilmiyorken, Suriye’deki en başta muhaliflere verilen destekten de eser kalmadı. Muhalefete verilen sayısız sözler boşa giderken, kimyasal silah kullanımı kırmızıçizgisi bile çoktan unutuldu.
Son Darbe Körfeze
İran’ın bölgede Türkiye’den başka önemli rakiplerinden birisi de şüphesiz Suudi Arabistan’dır. İran nasıl Şiileştirme politikasıyla dış politikasına şekil vermeye çalıştıysa, aynısını Suudlar Selefileştirme politikasıyla yapmaya kalkıştı. Şuan her ne kadar bu politikada ipin ucunu El-Kaide ve IŞİD’e kaptırmış olsalar da, Suudi Arabistan’ın izleyeceği dış politika bölgede takip edilmesi gereken bir gündeme karşılık geliyor. Ancak nedense Arap Baharı sonrası çöküş döneminde yükselişe geçen Suudi dış politikası bugünlerde terbiye edilmişe benziyor. BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliğini reddeden, ABD’ye Suriye’deki politikaları nedeniyle kafa tutan Suudi Arabistan bugün İran ile anlaşma yoluna gitmek zorunda kalıyor. Bunun birinci sebebi şüphesiz İran’ın hamiliğindeki Husilerin Yemen’de iktidarı ele geçirmesiyle alakalıdır. Şii dünyasının belki de en ilkel grubu olan Husilerin Yemen’deki iktidarı Suudi Arabistan için bir numaralı tehdit sebebi. Nitekim Arabistan’da Şiiler için önemli bir isim olan Şeyh Nimr Bakır’ın idam kararı birçok Şii’yi sokaklara dökmeye yetti. Kısaca İran, Yemen aracılığıyla Suudi Arabistan’ı karıştırmaya başladı bile.
Batı’nın Hesabı
Net bir şekilde görüldüğü üzere İran bölgede etki alanını genişletiyor, Batı ise buna göz göre göre müsaade ediyor. Buradaki tutumun sebebini sorgulamak ise genellikle kamuoyunda yapılmayan bir analiz eksikliğini bizlerin önüne çıkartıyor. Batı yıllarca ötekileştirdiği İran ile neden işbirliği yapıp onun manevra alanını güçlendirsin ki Bu sorunun cevabı artık bölgede insanını kaybetmek istemeyen Batı’nın İran’ın bugüne kadar çok iyi geliştirip organize ettiği vekil gruplarıyla ilgili olsa gerek. İran bugüne kadar sahip olduğu vekil grupları ile Lübnan’dan Suriye’ye, Bahreyn’den Yemen’e kadar birçok bölgeye parmağını sokmayı başarmıştı. Ancak İran bu rolüyle istikrar arayan bölgede maalesef düzen kurmadan ziyade düzen bozucu rolüyle ön plana çıkıyordu. İşte yeni dönemde IŞİD gibi vekil gruplarla bölgeye yön vermeyi düşünen ABD için en hesaplı ve masrafsız yöntem bu hali hazırdaki İran’ın vekil gruplarını kullanmaktı. İran ve Batı arası yapılan pazarlıklar bu şekilde karşılıklı bir çıkar ilişkisine dayalı olacaktı. Şuan hem İran hem de Batı istediğini alıyor, ancak İran’a karşı büyüyen Sünni öfke ilerde ABD’nin bile mani olamayacağı bir tepkiye neden olabilir. Dolayısıyla İran artık şapkasına önüne koymalı ve bölgeyi daha büyük bir kaosa sokacak politikalarından vazgeçmelidir.