Ağıt yakma, yakınma sadece bir avunma ve oyalanma tarzı. İçimizin yangını büyük, acılarımız ise çok derin. Üstümüzde kara bulutlar dolaşıyor. Kara bulutlar kara kargalar kara bombalar, kara ruhlar reverans ediyor. İnsanlık ölüyor, dahası en çok da Müslümanlar ölüyor. İnsanlığın kılı kıpırdamıyor. Müslümanlar ise ya ağıt yakıyor ya da üzerlerine boca edilen, ruhlarını karartan haberlere, bilgilere kanıyorlar, yenilgilerini peşinen kabulleniyorlar. Çıkış ve kurtuluş yollarını aramıyorlar. Medya yanıltmaları ile hedeflerini şaşırtıyorlar. Olan ve bitenlerin hiç de farkında değildirler. İşleri güçleri birbirlerinin kuyuların kazmak, birbirilerini çekiştirmek, gıybet etmek, çamur atmak, karalamak, kusur bulmak.
Hamasi kimi durumların öncelenmesi ile asıl hedeflerinden uzaklaşıyorlar.
Halep için yanıp tutuşsak ne yazar? Neden onlarla el birliği yapanları hiç sıkmıyoruz, köşeye sıkıştırmıyoruz? Neden oyunların bir parçası ve kurbanı oluyoruz?
Soru sormayı da unuttuk. Yapılanlara rıza ve hürmet gösteriliyor. Geçmişe takılıp kalınıyor. Gelecek hedef ve tutkusu neden yok?
Kendi değerlerimizle kendimiz anlatmak yerine başkalarının yönlendirmesi, zorlaması ya da tuzak oyunlarını oynamamızı sağlamasıyla işler yürüyor ve onlara uyuluyor.
Yıllar önce uyardık Suriye’ye girilmesin, Müslümanlar, Müslümanlar ile savaşmasın diye. Emperyalizmin en iyi tuzak kurgusu “demokrasi”, “özgürlük” gibi yutturmacalı oyunlarıdır. Yıllardır işgal edilen her belde, bölge ve ülke bu tuzaklarla işgal ediliyor. Bu sözcüklerin, kavramların büyüsüne kapılınılıyor. İşgal edilen bölgelere ne demokrasi geliyor ne özgürlük ne de huzur.
Derdi olmayan insanlık var. Müslümanlar daha çok dertsiz ve tasasız. Ya da mağlup.
Özellikle bu yakın zaman tarihinde Suriye odağı çok önemli. Önemi, dünyayı sarıp sarmalayan ruhun, gücün orada soluklanması, genişlemesi ve rahatlamasıdır. Suriye’nin çökmesi bölgenin tam anlamında teslimidir. Bu, doğrudan Türkiye’yi bağlar. Zaten Suriye yangınından beri Türkiye çok zor durumlar yaşıyor. 1980li yıllardan sonra Türkiye adım adım bir yerlere doğru götürülüyor. Suriye bataklığı bunun son hamlesidir. Suriye’nin dağılması doğrudan Türkiye’de bağlar ve daha da bataklığa çeker.
Bu yangın sürecinde bölgede en rahat olan İsrail’dir.
Suriye sürecinden beri bölgede Müslümanların bir araya gelebilme şansları da azaldı. Oysa bize en yakın ve bizi en çok ilgilendiren Suriye ile Irak’tı. Bu iki bölgenin emperyalizm tarafından kuşatılması ve işgali Müslümanların birlik olma şansını tüketti. Buna, ne yazık ki başta Türkiye olmak üzere hemen herkes alet oldu.
Bundan on sene önceki sorunlar ile bugünküler arasında dağlar kadar fark var.
Evet, bölgemiz yanıyor, insanımız yanıyor, tükeniyor. Bizler hâlâ sıradan sloganlar ile avunuyoruz. “IŞID”, “DEAŞ”, “el-Nusra”, “el-Kaide”, “PYD”, “PKK”, “Şia”, “Nasranî”, “Bayrak”, “Kutsal kan” gibi kavramlar içinde debelenip duruyoruz. Akan insan kanına bile farklar koyuyoruz. Kimin kanı daha kutlu kimin kanı daha rezil gibi saçma ayrımlara gidiyoruz.
Ey Müslüman kardeşler! Biz birbirimizi tüketiyoruz, birbirimizi öldürüyoruz. Birbirimizin soyunu kurutuyoruz, enerjisini tüketiyoruz, gençliğini yok ediyoruz, heyecanlarımızı bitiriyoruz, umutlarını ve ideallerini yok ediyoruz. Olan bize oluyor, kendi ellerimizle. Bizi ha Rusya vurmuş ha Amerika, İsrail, AB ülkeleri, aralarında hiçbir fark yok.
Bu oyunları bozacak akıl, feraset, bilgi, öngörü sahibi kimselere şiddetle gereksinim var. Genç bir entelektüel kadronun hayata dâhil olması, kitleleri sürüklemesi gerekiyor. Alttan ve derinden çalışarak. Çok okuyarak, çok düşünerek, çok çalışarak olabilir ancak. Enerjimizi boş işlerle tüketmeden daha çok ne yapılabilir ona bakılarak.
Müslümanların çıkış ve yükselişleri ancak kendi olabildikleri zaman olabilir.